0

Evde Peynir Yapımı

Posted by ismetadmin on 09 Mayıs 2017 in Lezzetperisinden tarifler |

Hikayesi olan bir hayat, yaşanmış bir hayattır. Hikayeleri olan bir hayat ise yaşandığına değmiş bir hayat!. Hele ki bir hayatın içine bir çok hayat sığmış ise..

Bir koltuğa kaç karpuz sığar level ini , eteğimdeki taşları dökünce atladım. Vakit kaybetmek için çok kısaydı hayat, hele ki değer yargıları düşük insanların içinde.

Kocaman bir hayat akıyordu önümüzde ve ne kadar doldurduk kovamızı o kârdı yanımıza.

Hıfzı Topuz’un kaleminden Nazım Hikmet’i okuyorum bu ara. “Hava Kurşun Gibi Ağır”. Yokluğu yara yara, var olan bir hayat. Bir tarafta cehalet, hem de ne cehalet bir tarafta öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan vatanperverler. Cehalete karşı kalem ile açılan savaş, açlık ve hastalıklar arasında yayan gidilen km’ler. Yine de umut, yine de umut, yine de mücadele. Hem de doğmak, yemek, üremek ve ölmekle meşgulken bazıları..

Hava kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağır bağırıyorum….
Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum…

O diyor ki bana:
— sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem gibi yana yana…
Dert çok, hemdert yok
Yüreklerin kulakları sağır…
Hava kurşun gibi ağır…

Ben diyorum ki ona:
— kül olayım kerem gibi yana yana.
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum…..

Bu aralar ben diye başlamıştım bir önceki yazıma, yine bu aralar ben yeni bir maceraya daha atıldım. Kanyoning eğitiminin yanı sıra ilk yıldızımı almak için dalış eğitimine de başladım. Geçen cumartesi ise ilk iki dalışımı yaptım. Tabi bu arada mutfak maceralarım da devam ediyor. Yine sizlere nefis bir tarifim var. Artık peynirimizi de evde yapıyoruz. Ve sizi hiç korkutmasın yoğurt yapmaktan kolay. Vereceğim tarif ile 5 kg. sütten yaklaşık 1 kg kadar hiç katkısız nefis bir peynir elde edeceksiniz.

Malzemeler ;

  • 5 kg. süt
  • 1/2 su bardağı elma sirkesi
  • 2 yemek kaşığı kaya tuzu
  • Tülbent
  • Süzgeç

Yapılışı ;

  •  Tülbentinizi 15-20 cm kadar büyüklüğünde bir süzgecin üzerine serin süzgeci bir sağlam kabın üzerine oturtun.
  • Sütü ocağa alıp kaynamasını bekleyin. Kaynamaya başlayınca sirkeyi ilave edip 1- 2 dk daha kaynatın ve kesilmeye başlayınca kevgir yardımı ile tülbentin üzerine alın. Tüm topakları bu şekilde alınca tülbentin ağzını sıkıca bağlayın ve üzerine 10 kg kadar ağırlık koyun. 3 – 4  saat kadar tüm suyunun süzülmesini bekleyin. Süzülen suyu bir kenara alın. Peyniri tülbentin içinden çıkarıp dilimleyin ve bir kavanoza yerleştirin. Ayırdığınız suya kavanozunuzun büyüklüğüne göre kesilmiş sütten artan kalan sudan ilave edin 2 yemek kaşığı tuzu da koyarak güzelce karıştırın. Biz çok tuzlu sevmiyoruz bu sebeple 2 kaşık bizim için yeterli oluyor. Eğer size tuzu az gelirse bir miktar daha tuz ilave edebilirsiniz. Hazırladığınız suyu peynirlerin üstünü örtecek kadar kavanoza dökün. Peyniriniz hazır.

 

1

Sodalı Poğaça

Posted by ismetadmin on 05 Nisan 2017 in Hamur İşleri ve Börekler |

 

Bu aralar ben.. Bu aralar ben keşfetmek için çıktım yola. İlk keşfettiğim elbette yepyeni bir kadın oldu içimde. Bu diğerlerinin tüm özelliklerini katlayan çok daha donanımlı bir kadın. Henüz 40’a 1 varken içimden çıkan bu kadın daha dayanıklı, daha deli , daha cesur, daha korkusuz, daha gözü pek ve çok daha güler yüzlü, çok daha sevgi dolu. Ne zaman hayat yoksun ve mahsun bıraktı beni bir kez daha , ne zaman bir acıyı , bir yokluğu çok derinden hissettim tam da o zamanlarda hep yeni bir kadın daha fark ettim içimde. İçimdeki cesur ve deli  kadını tanımıştım zaten ama bu çok daha korkusuz. Bir çok insanın değil yapmaya bakmaya cesaret edemeyeceği bir eğitim alıyor; Canyoning. Yani;  çeşitli özel teknikler ve malzemeler kullanarak, zorlu yürüyüş, atlama, tırmanma, yüzme gibi birçok branş ve beceri yardımıyla yapılan Kanyon Geçiş faaliyeti eğitimi. Emin olun ilerleyen günlerde pek çok yazı yazacağım ve deneyimlerimi paylaşacağım sizlerle. Büyüleneceksiniz o kanyonların güzelliği ile.

Topuklarını tıkırdatan o döpiyesli kadın aynı zamanda gezgin ruhlu bir kadın olmuştu ama yine de hiç kirlenmemişti ayakkabıları. Bir saçlarım bozulmamalı, bir ayakkabılarım kirlenmemeliydi. Bembeyaz spor ayakkabıları giyen ve ona toz dahi kondurmayan, eve gelince tertemiz kutusuna koyan kadın şimdilerde her pazar ayakkabılarının tozuna hayran olan kadın haline geldi doğanın sunduğu o muhteşem tazeliği hissedince. Elbette severdim doğayı herkes gibi, National Geo’da seyredince en çok da. Meğer ekranda görünen milyonda , milyarda ancak biriymiş o güzelliğin.  Neredeyse 7 ay kadar önce trekking ile başlayan doğa maceram canyoning eğitimi ile devam ediyor. Ve bakalım daha ne maceralar gelecek bu eğitimle birlikte. Bana doğayı sevdiren Macera Kulübüne huzurlarınızda teşekkürlerimi borç bilirim. Önceleri, biraz hayattan , biraz mutfaktan tariflerini, zaman zaman anılarını, sevinçlerini, acılarını , şimdilerde bol bol gezi yazılarını okuduğunuz bu kadının şimdi sıra geldi doğa maceralarını okumaya. Belki birlikte yürürüz bile. Elbette topuk tıkırtılarımdan asla vazgeçmedim ama umuyorum bu maceraperest kadını da seversiniz.

Not; O resimdeki çiçeği koparmadım. Demiş ki Buda “Eğer bir çiçekten hoşlanırsanız, onu dalından koparır alırsınız ama onu severseniz her gün sularsınız. Bilmem belki kulağınıza bir küçük kıssadan hisse olur.

O zaman gelsin tarif. Puf puf kabaran, ağzınızda tel tel dağılan,  pamuk gibi bir poğaça bu. Hele de fırın tepsisine çiçek ekmek gibi dizip pişirirseniz çok daha lezzetli oluyor.

 

Malzemeler ;

  • 1 şişe maden sodası
  • 1 su bardağı süt
  • 1 su bardağı sıvı yağ
  • 3 yumurta
  • 2 paket instant maya
  • 100 gr oda sıcaklığında tereyağı
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 4 tatlı kaşığı şeker
  • 5 – 6 su bardağı un
  • Dilediğiniz iç malzemesini hazırlayabilirsiniz. Hatta her beze için aynı iç bile olur.

Yapılışı ;

  • Süt, soda ve sıvı yağı aynı kabın içinde ocağa alın ve ılık oluncaya kadar ısıtın, yoğurma kasesine alıp tuz, şeker , maya ve 2 tanesinin sarısını ayırdığınız yumurtaları ekleyin ve maya eriyene kadar elinizle karıştırın. tereyağını ilave edin ve unu azar azar ekleyerek yoğurun. Çok çabuk toparlanan bir hamur elinize yapışmayacak hale gelir gelmez un eklemeyi  bırakabilirsiniz. Hamuru 20 dk. mayalandırdıktan sonra ceviz büyüklüğünde bezeler koparıp içlerine 1 tatlı kaşığı dileğiniz iç malzemesini koyun ve kapatıp tepsiye çiçek şeklinde yerleştirin. ayırdığınız yumurta sarılarını sürüp dilerseniz susam, çörek otu veya iç ayçekirdeği serpip 20 dk daha mayalandırın. 180 derece önceden ısıtılmış fırında üzeri kızarana kadar fırınlayın.
  • Sonra da yürüyüşlerde yanınızda getirin molalarda beraber tadına bakalım 🙂

 

2

Roma’da Gezilecek Yerler

Posted by ismetadmin on 06 Mart 2017 in Neredeydim.. |

Roma, zıtlıkların aynası, içinde bir Ülke; bir dini merkez barından, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük İmparatorluklarından birinin kalbi , tutkunun, aşkın, sanatın ve vahşetin doğurduğu bir başkent. Ölümün içinden hayatı, hayatın içinden ölümü çıkaranların şehri..

Bir tek tutkulu insanlar değiştirebilir hayatın kaderini, diğerleri ise yalnızca birer figürandır bu sahnede. Doğar, büyür, beslenir, ürer ve ölürler. Çok okumanız, çok gezmeniz, çok bilmeniz hiç biri hiç biri hiçbir anlam ifade etmez eğer içinizde bir parça tutku ve cesaret bulundurmuyorsanız. Bu böyledir, kabul etseniz de etmeseniz de!. Tarihe adını yazdıranlar ancak tarihin de kaderini yazanlardır. Ölümsüzlüğün formülünü bulanlar, 1900 sene de geçse dimdik ayakta dururlar, bir sütun üzerinde. Yaşamak nefes almak değilse, ölmek de nefessiz kalmak değildir. Her nefes o sütunun altında işte  “Tiraianus Sütunu” dediğinde bir kez daha diriltir, hiç ölmemek üzere.. Günümüz Romanya topraklarında Dacialılara karşı açtığı savaş sonucu olağan üstü ganimetlerle Roma’ya dönen Tiraianus Roma’nın coğrafyasını değiştiren bir emir verir. Sütunlarla çevrili bir meydanı, henüz İ.S. 101 yılında kütüphaneleri , bazilikası ve resmi binası bulunan forum inşa edilecektir ki o dönemde yaşayan bir tarihçi “Gökler altında tek” “Tarifi zor ve fani insanoğlu tarafından taklit edilmesi güç”  diyecektir.

Bir şehir ki bir anda vahşetin içinde bulursunuz kendinizi. İnsan hayatının hiç değeri yoktur, parçalanışını izlerken alkışlayanlar varken. Vahşetin yaşandığı , vahşetin izlendiği hatta vahşetin alkışlandığı yerden, bir saydam duvarla geçersiniz ölümsüzlüğün olduğu yere.

Bu kadar değersizken insanoğlu, parçalanırken bir yırtıcının pençesinde sonra birden; hayat verilmiş bir taşın, bir mermerin önünde bulursunuz kendinizi. Sadece ve sadece bir mermer iken, bir cansız varlık iken bir usta el onu “Pieta” yapar, hayat verir.. Öyle bir hayat ki ölümsüzlüğün dahi ötesinde, yarım asrı geçkin süredir görenleri hayran bırakan, ziyaretçi akınına uğrayan, dokunmak şöyle dursun yalnızca görebilmek için kilometreler aşılan. Ve bir duvar düşünün , bir tavan yalnızca, herhangi bir duvar, herhangi bir tavan bir taş yığını ama öyle bir el değer ki ; üzerine yaşamın özünü nakşeder, yüreğinden akan renkler ile. Tanrı’nın Adem’e hayat verişini resmeder. En az 1 km kuyruk bekleyip içeri girebildikten sonra ağzınız açık bakarsınız tavana.

İçindeki yaşam ateşini her meydana koyduğu çeşmelerle söndürmeye çalışanların şehridir burası. Nil’in , Ganj’ın , Tuna’nın , Rio de Plata’nın söndüremediği ateşin şehri. Tarihe adını yegane kadın olarak silinmez harflerle yazdıran; Kleopatra’nın şehri.  Güzeldi, çirkindi, zekiydi, değildi hiç fark etmez adını duyunca hala herkesin gözünün önünde canlanan bir tanrıça değil mi ? Dolu dolu 5 gün boyunca adım adım gezdim bu şehri. Her yapının gecesini de gördüm , gündüzünü de!. Roma’da neler yapılır? Roma’da gezilecek yerler nelerdir ? Roma’da ne yenir ? Nerede yenir ? Roma’da mutlaka yapılması gerekenler nelerdir? Hepsini sizlere anlatacağım.

Öncelikle Roma büyük bir şehir. Gezilecek, görülecek çok yer var. Gitmeden önce mutlaka ve mutlaka güzel bir program yapmalısınız. Biz dolu dolu 5 gün kalmamıza rağmen hala doyamadım diyebilirim.

Roma’da 2 adet havaalanı var. Fiumicino ve Ciampino. Ciampino sadece Avrupa’dan yapılan uçuşlar için kullanılan bir havaalanı. Pegasus ve TYH ‘nin ise Fiumicino Leonardo Da Vinci havaalanına  her gün düzenli seferleri mevcut. Peki havaalanından şehir merkezine nasıl ulaşacaksınız? Bunun için birkaç seçenek mevcut. Ben rahatıma düşkünüm derseniz taksi ile şehir merkezi ulaşımı 48 EURO ve bu tüm taksilerin üzerinde standart ücret olarak yazıyor. Hayır ben bu şehri tanımaya geldim derseniz ise yine birkaç seçenek mevcut. Trenitalia ile 30 dakikada merkez metro istasyonu olan Termini’ye ulaşabilirsiniz. Kişi başı 14 EURO. 9 yaşına kadar çocuk ücretsiz. Havaalanında pek çok bilet satış noktası var. Bir seçeneğiniz de otobüs. Terravision, T.A.M ve SITBusshuttle olmak üzere 3 farklı firma var. Hepsinin de kalkış noktaları aynı yerde. Dilediğinizi seçip trafik durumuna göre 45-60 dk. arasında yine Termini istasyonuna varabilirsiniz. Kişi başı bilet ücreti 6 EURO , çocuklar da dahil. Onlara da bilet alıyorsunuz. Termini istasyonu ulaştıktan sonra ise buradan metro ile otelinize yakın metro durağını seçip, metro ile gidebilirsiniz. 90 dk. için 1,5 EURO . Metro içinde makinalar mevcut , biletlerinizi makinalardan alabilirsiniz. Mavi ve kırmızı hat olmak üzere 2 metro hattı var. Ve daha önce de söylemiş olduğum gibi merkez istasyon Termini, hat değişikliklerini aşağıdaki haritadan da göreceğiniz üzere Termini istasyonundan yapabilirsiniz. Bu arada özellikle belirteyim Roma’da 9 yaşından küçük çocuklar için toplu taşıma ücretsiz.

Eğer 2 gün, 3 gün ve daha fazla Roma’da kalacaksanız Roma Pass almanızı şiddetle öneririm. 48 saat ve 72 saatlik 2 farklı Roma Pass var.Özellikle saat yazdım ki zaten kartların üzerinde de saat yazıyor. Ben Roma’ya gitmeden önce okuduğum bloglarda Roma Pass’ın 2 gün ve 3 günlük olduğu aktive ettiğiniz saatin önemli olmadığı 3. günün sonunda kartın kullanılamadığı yazıyordu. Hayır böyle değil. Kartlar , ilk aktive ettiğiniz andan itibaren 48 saat ve 72 saatlik. Bir önemli bilgi daha ki bu bilgiye hiçbir blogda ulaşamamıştım. 9 yaşından küçük çocuklarınız için Roma Pass almanıza gerek yok. 18 yaşına kadar tüm müzeler ve 9 yaşına kadar toplu taşım ücretsiz.

Gelelim Roma Pass’ın faydalarına  48 saatlik olanında, 48 saat boyunda tüm toplu taşıma araçlarından sınırsız yararlanabiliyorsunuz ve 1 müze girişi ücretsiz. Fiyatı 28 EURO. 72 saatlik olanında ise, 72 saat boyunda tüm toplu taşıma araçlarından sınırsız yararlanabiliyorsunuz ve 2 müze girişi ücretsiz. Fiyatı 38.5 EURO. Eğer Roma Pass’ınız var ise birçok alışveriş noktasında da indirimler mevcut. Kolezyum girişinin 24 EURO ve Galeri Borgesse’nin girişinin 24,5 EURO olduğunu düşünürseniz Roma Pass gerçekten avantajlı. Ben beş gün kalacağımız için 72 saatlik olanından almıştım.  Termini metro istasyonundaki turizm ofisinden alabilirsiniz. Kartınız ile birlikte Üzerinde turistik yerlerin işaretli olduğu bir Roma haritası ve kartınızı nerelerde kullanacağınız ile ilgili ayrıntılı bir doküman veriyorlar. Yalnız bir ayrıntı daha var Vatikan müzelerine bu kart ile giremiyorsunuz. Sebebi ise Vatikan’ın ayrı bir ülke olması.

 

 

Peki Roma’da gezilecek yerler nelerdir ? Pek çok turist gibi bende elbette Kolezyum ile başladım keşfetmeye. Siz de aşağıdaki sıraya ve Roma’da kalış sürenize göre göre program yapabilirsiniz.

  • Kolezyum
  • Konstantin Kemeri
  • Roma Forum
  • Palatino Tepesi
  • Tiraianus Sütunu
  • Viktor Emmanuel Anıtı
  • Piazza Venezia (Venedik Meydanı)
  • Panteon
  • Novana Meydanı (3 Nehir Çeşmesi)
  • Trevi Çeşmesi
  • İspanyol Merdivenleri
  • Kutsal Melek Kalesi (Nehir kenarında olduğu için Vatikan Dönüşü uğrayabilirsiniz.)
  • Villa Borghese ve Borghese parkı
  • Santa Maria Maggiore Bazilikası
  • Vatikan (Vatikan için ayrı yazı yazacağım için burada sadece tamamını gezmek istiyorsanız mutlaka 1 gün ayırmanız gerektiğini söyleyeceğim.)

Kolezyum ; Yapımına M.S. 72 yılında Vespasianus tarafından başlanılan ve M.S. 80 yılında Titus tarafından tamamlanan, 55.00 kişilik kapasitesi ile dünyanın en büyük arenası. Ayrıca dünyanın en çok ziyaret edilen tarihi yapılarından olan Kolezyum, 2007 yılında yapılan yeni seçimlere göre de dünyanın yeni 7 harikasından biri. Yukarıda da belirtiğim gibi girişi 24 EURO. Kolezyum’a girdikten sonra Roma Forum ve Palatino tepesi ücretsiz. Bu yüzden eğer Roma Pass değil bilet ile girdiyseniz biletinizi kaybetmemelisiniz. Ve tabii kendinizi de. Çünkü içeriden çıkmak istemeyeceksiniz. Dokunduğunuz her yer sizi tarihin derinliklerine çekecek. Kan kokusu sinmiş duvarlara hem hayret hem de hayranlıkla bakacaksınız. Bunca acı, bunca vahşet bunca kana rağmen zafer çığlıkları çınlayacak kulaklarınızda. Parçalanmış bedenlerin üzerinde, zaferini kutlayan gladyatör bir sonra ki dövüşte belki yerde yatanın kendisi olacağını düşünürken bulacaksınız kendinizi.

Kolezyum’ dan çıkıp Roma Forum’a doğru giderken ise  4. yüzyıldan bu yana bütün heybetiyle orada duran Konstantin Kemeri çekecek dikkatinizi. Kemer, M.S. 315 yılında  Roma’nın ilk Hristiyan İmparatoru Constantinus’un İmparator Maxentius’a karşı kazandığı zafere adanarak yapılmış.

Ve artık antik Roma tarihinin yegane tanığı Roma Forum’dasınız. Tapınaklar, kemerler, bazilikalar ve en önemlisi adaletin merkezi olan bu bölüm 1000 yıl boyunca şehrin merkeziymiş. Buradan sonra 40 metre yükseklikteki Palatino tepesine çıkacaksınız. Roma ‘da İstanbul gibi 7 tepeli bir şehir ve Palatino tepesi en merkezde olanı. Hatta Roma’nın kökleri diyebiliriz. Tepeden baktığınızda ise aşağıda antik bir hipodrom olan Circus Maximus’u göreceksiniz.

Forum’dan çıkıp ana cadde üzerinden ilerlerken sağınızda Muhteşem Trajan(Traianus) ‘ın  2.662 figüre sahip  sütunu karşılayacak sizi ki onun döneminde Roma en geniş topraklara sahip olmuştur. Darcia’lılara karşı kazandığı zafer ise Roma’nın çehresini değiştirmiştir. Roma’ya gitmeden önce Roma ile ilgili birçok belgesel seyrettim ve birçok makale okudum. Yürüdüğüm topraklarda kimler yaşamış, neler yaşanmış hepsini hepsini bilmek istedim. Ve nedeni bilmediğim bir şekilde onca İmparator içinde bir Hadrian bir de Trajan’a hayran kaldım. Çok spiritüel bir his bu hiç tanımadığın, senin ırkından olmayan birine karşı içten bir saygı ve hayranlık hissetmek. Benim için Roma’nın merkezi Trajan’ın Sütunu.

Roma, meydanlarıyla ünlü bir şehir ve bunların en ihtişamlısı onların diliyle Piazza Venezia yani Venedik Meydanı. Ve göreceğiz diğer tüm yapılara Venedik  Meydanını ve Viktor Emanuel anıtını arkanıza alarak ulaşabilirsiniz. Ve meydanı en güzel görebileceğiniz yeri ise İtalya’yı tek bayrak altında toplan kral Viktor Emanuel anıtı ve her adımda hayran olacağınız Vatan Sunağı.

Meydanın tam karşısındaki cadde Piazza del Popola’ya kadar uzanan Via del Corso. Yani Roma’nın en işlek caddesi. Tiber Nehri, Panteon ve Dört nehir Çeşmesi’nin bulunduğu Novana Meydanı caddenin solunda,  Trevi Fountain ve İspanyol merdivenleri ise bu caddenin sağında. Yani bu caddeyi takip ederek tüm yapılara ulaşmanız mümkün.

Panteon; yani tüm tanrıların tapınağı!. 43 metrelik beton kubbesi ve göz adı verilen kubbe üzerindeki 9 metrelik açıklık ile tüm Roma yapıları içine en iyi korunmuş olanı. Elbette benim Muhteşem İmparator’um Trajan’ın mimarı tarafından yapılmış olduğu öne sürülüyor ve o değilse de benim ikinci muhteşem İmparator’um Hadrian tarafından yaptırılmış. Benim için fark etmiyor yani. İlk kez gece gördüm bu yapıyı. Göz’den gördüklerim ışıl ışıl yıldızlardı. Ben de içinde en muhteşem dileğimi dileyip “göz” den yıldızlara gönderdim.

Novana Meydanı’nın ortasında bir Bernini imzası olan 4 nehir çeşmesi Nil, Ganj, Tuna ve Rio de plata’yı simgelemektedir.  Eskiden bir stadyum olarak kullanılan bu meydan elips şeklindedir. Başı, sonu ve ortasında olmak üzere 3 çeşme ile süslenmiştir ve Roma’nın her daim hareketli meydanlarından biridir.

Hani benim için Roma’nın merkezi Trajan’ın sütunu demiştim ya, işte Roma’nın kalbi de Trevi çeşmesi. 3 yolun kavşağı..  Ayrı bir neşe , huzur , mutluluk var burada. Suyun sesini iki sokak öteden duyuyorsunuz ve varana kadar büyük bir heyecanla yürüyorsunuz su sesine doğru.. Aklınızda dilekler, gerçekleşmesi beklenen mucizeler. İnanırım ben mucizelere. Dilek dilenecek hiçbir noktasını kaçırmadım hayatın. Kaçırmayacağım da!. Sağ elinizle sol omzunuzun üzerinden dileğinizi dileyerek atıyorsunuz havuza. Peki ben ne yaptım? Gittiğim tüm Ülkelerden para topladım. İngiliz Sterlini ,Çek Kronu, Cent ve her dilde diledim dileğimi çünkü diyor ki yüce yaratıcı Kur-an’da “Kullarım sana benden sorarlar. De ki : Karib’im. Yakinn olanım. Diledikleri dileğe anında cevap verenim.” Elbette bulacağım kabul edeceği anı,elbet!. Belki de kainat harekete geçti bile.

Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Roma’da da şehri ikiye ayıran bir nehir var. Tiber nehri. Ve yine şehri birleştiren bir çok köprü. Ama en önemlisi St. Angelo köprüsü ve tam karşısında St.Angelo Kalesi. Kale; İmparator Hadrian için yaptırılmış. Aynı zamanda Papa’nın evi ve bir hapishane. Aslında adı Kutsal Melek Kalesi ama içinde çok acıların yaşandığı bir kale. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da burada 6 ay hapis kalmış. Kaleden Vatikan’a gizli geçitler olduğu söyleniyor.

Roma Pass’ınız var ise burada geçerli. 2 müzeden birini kale olarak seçebilirsiniz.

İspanyol Merdivenleri ; şehrin en kalabalık en ışıl ışıl caddesi. Roma’da yiyebileceğiniz en harika tiramisu ve dondurma burada Pompi’de, en taze ve lezzetli makarna ise Pastifico’da. Her ikisini de şiddetle öneririm. Pastifico saat 11:30 ‘da açılıyor saat 13:30’a kadar tazecik makarnalar hazırlanıyor, soslanıyor ve miss gibi yiyorsunuz. Her gün menüsü farklı. Birçok restoranda makarna yiyebilirsiniz ve sevebilirsiniz ama en tazesi burada. 

Santa Maria Maggiore Bazilikası, Kutsal Meryem’e adanmış Roma’da bulunan en büyük kilisedir. İnanışa göre Papa Liberius Kutsal Meryem’i rüyasında görmüş ve ona yeni bir kilise inşaa etmesi gerektiğini ve yerini kendisinin kar ile işaretleyerek göstereceğini söyler. Yaz günü kar yağr Roma’ya. Ve papa bunun üzerine bu kiliseyi yaptırır. Tavanı , İspanya Kraliçesi Isabella’nın Papa’ya hediye ettiği altın yaldız ile kaplanmıştır. Mutlaka görülmesi gereken yapılar arasındadır. Girişi ücretsiz. Yeri ise Termini istasyonuna çok yakın.

Villa Borghese, Roma’nın yemyeşil Borghese Park’ının içinde Bernini ve Caravaggio’nun da eserlerinin bulunduğu her santimetrekaresi tarih ve sanat dolu müzesi. Roma Pass burada geçerli ancak mutlaka ve mutlaka rezervasyon yaptırmalı rezervasyon saatinde orada olmalısınız. Bu arada müzeye girerken tüm eşyalarınızı girişte bırakmak zorundasınız. Cüzdanınız ve değerli eşyalarınız için taşıma torbası veriyorlar. Kamera ise kesinlikle yasak. Ama bence kesinlikle görülmesi gereken bir yer. İçerideki üç boyutlu tablolara hayran kalmamak elde değil.

Rezervasyon saatinizi beklerken de Borghese bahçelerinde yürüyüş yapabilir, bisiklet kiralayabilir ve keyifli anlar yaşayabilirsiniz.

Elbette Roma’ya kadar gelmişken Vatikan’ı görmeden olmaz. Ama hem Roma’nın kalbinde hem de ayrı bir ülke olduğu için onu da ayrı bir yazıda sizlerle paylaşacağım.

Kitaplar, yolculuklar ve yüreğinizi sımsıcak tutanlar hiç eksik olmasın..

 

0

Mayalı Kek

Posted by ismetadmin on 27 Şubat 2017 in Kekler ve Cheesecakeler |

 

Uzunca bir zamandır denemek istediğim ama nedense bir türlü elimin gitmediği bir tarifti mayalı kek. Daha pişerken evi saran mis gibi tarçın kokusuyla ise kendine hayran bıraktı beni.  Çörek ile kek arası bir lezzet. Eğer klasik keklerden sıkıldıysanız, farklı bir şeyler denemek istiyorsanız kesinlikle harika bir tarif. Ama tarife geçmeden önce sizlerle çok sevdiğim bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Paulo Coelho’nun Mata Hari’yi anlattığı Casus adlı son kitabından bir minicik parça. Çok derin anlamlar içeren, okudukça beni duygulandıran bir küçük kıssadan hisse zira benim kelimelerim kalemimden mürekkep olarak akmak yerine , gözümden yaş olarak damlamayı tercih ediyor bu ara.

Bir delikanlı sevdiği kızı dansa davet etmek istemiş ama kız ancak kırmızı bir gül getirirse kabul edeceğini söylemiş. Ne tuhaftır ki delikanlının yaşadığı yerde, güller ya sarı ya da beyazmış.

İkisi arasındaki konuşmayı bülbül duymuş. Delikanlının üzüldüğünü görünce zavallıya yardım etmeye karar vermiş. Önce, güzel bir şarkı söylemeyi düşünmüş ama bunun delikanlıyı daha fazla üzeceğine karar vermiş; yalnızlığı yetmezmiş gibi şarkı yüzünden kasvete de kapılabilirmiş.

O sırada oradan geçen bir kelebek ne olduğunu sormuş. “Delikanlı aşk acısı çekiyor. Kırmızı bir gül bulması lazım” “Aşk yüzünden acı çekmek ne saçma ,” demiş kelebek. Ama bülbül delikanlıya yardım etmeye kararlıymış. Koca bir bahçenin ortasında bir gül ağacı varmış ve beyaz güllerle doluymuş. “Bana kırmızı bir gül verin, lütfen”

Ama gül ağacı bunun imkansız olduğunu , eskiden kırmızı olan gülleri beyaza dönüşmüş başka bir gül ağacı aramasını söylemiş.

Böylece bülbül söylenin yapıp aramaya koyulmuş. Uzaklara uçmuş ve aradığı yaşlı gül ağacını bulmuş. “Kırmızı bir çiçek lazım bana,”  demiş.

“Ben artık çok yaşlandım” diyerek karşılık vermiş gül ağacı. “Kışlar damarlarımı dondurdu, güneş yapraklarımı soldurdu.”

“Bir tanecik gül,” diye yalvarmış bülbül. “Elbet vardır bir yolu!.”

“Yolu olmasına var. Ama öyle fena ki söylemeye bile korkarım.”

“Benim korkum yok. Kırmızı bir gülü nereden bulabilirim, söyleyin bana. Bir tanecik kırmızı gül.”

“Gece buraya dönüp bülbüllerin bildiği en güzel ezgiyi şakımalısın bana, ardından da göğsünün dikenlerimden birine bastırmalısın. Böylece kanın öz suyuma karışacak ve gülü kırmızıya boyayacak.”

Gece olunca bülbül söyleneni yapmış.  Yaşamını aşk uğruna feda etmeye hazırmış. Ay doğar doğmaz bülbül göğsünü gül ağacının dikenine bastırıp şakımaya başlamış. Birbirlerine aşık olan bir erkekler bir kadının şarkısıyla başlamış. Ardından aşkın her türlü fedakârlığa değdiğini anlatan bir şarkı söylemiş. Ay gökyüzünü boydan boya geçerken, bülbül şakımayı sürdürmekte ve gül ağacının en güzel gülü bülbülün kanıyla kırmızıya dönüşmekteymiş.

“Daha hızlı şarkı.” Demiş gül ağacı. “Birazdan güneş doğacak.”

Bülbül göğsünü daha da bastırınca diken doğrudan kalbine batmış. Yine de şakımayı kesmemiş, gül kıpkırmızı oluncaya kadar şakımış.

Yorgunluktan bitkin, ölmek üzere olduğunu bilse de gelmiş geçmiş en güzel gülü dalından koparıp delikanlıya götürmüş. Penceresine konup çiçeği bırakmış ve oracıkta ölmüş.

Delikanlı tıkırtıyı duymuş ve pencereyi açınca en çok hayalini kurduğu şeyi karşısında görmüş. Güneş doğmaktaymış; gülü alıp koşa koşa sevdiği kızın evinin yolunu tutmuş.

“İşte benden istediğin getirdim.” Demiş, kan ter içinde ama sevinçliymiş.

“İstediğim böyle bir gül değildi ki ,” emiş kız. “Bu gül aşırı büyük, elbisemle de uyuşmayacak. Zaten bu akşamki dansa başka birinin davetini kabul ettim bile.”

Delikanlı hayal kırıklığı içinde kızın yolundan ayrılmış, gülü yolun kenarına atmış ve atar atmaz üstünden bir at arabasının tekerlekleri geçmiş. Sonunda delikanlı kitaplarına dönmüş, kendinden asla veremeyeceği şeyler talep etmeyen kitaplarına.

İşte benim hayatım buydu; ben bülbülüm, her şeyini ortaya koyan ve bunun için ölmeye çekinmeyen.

Saygılarımla,

Mata Hari

Öyleyse; Romeo ölmeli , Titanik batmalı; ama aşk her şeye rağmen yaşanmalı. Ve siz bu tarifi mutlaka denemelisiniz.

Malzemeler ;

  • 3 su bardağı un
  • 1 kahve fincanı toz şeker
  • 1 yumurta
  • 1 su bardağı ılık su
  • 1 yemek kaşığı kuru maya
  • 1/4 su bardağı sıvı yağ
  • 1 çay kaşığı kabartma tozu
  • 3 yemek kaşığı süt tozu
  • 1 çay bardağı kuru üzüm

Üzeri için

  • Tarçın ve toz şeker

Yapılışı ;

  • Geniş bir kapta yumurta ve şekeri el çırpıcısı ile çırpın. Üzerine sıvı yağ , un , maya ,kabartma tozu, süt tozu ve ılık suyu ilave edip yoğurun.
  • Hamuru 15 dk. mayalanmaya bırakın.
  • Mayalanmış hamurunuzdan ceviz büyüklüğünde hamurlar koparıp içine kuru üzüm koyup yuvarlayın ve şeker – tarçın karışımına bulayın. Güzelce yağlayıp unladığınız ortası delik kelepçeli kalıbınıza yerleştirin ve 30 dk daha mayalandırın.
  • 180 derece önceden ısıtılmış fırında iyiye pembeleşene kadar 30 -40 dk. pişirin. 30 dakikadan sonra kürdan testi ile kekinizin pişip pişmediğini kontrol edebilirsiniz.
  • Ben kekimi fırına atarken üzerine biraz da damla çikolata serpiştirdim. Fena da olmadı yani. Bir küçük tavsiye, fırından çıktıktan sonra dilerseniz bu kekin üzerine bir miktar koyu kıvamlı marmelat dökerek zenginleştirebilirsiniz.

 

0

Sakız Adası Güney Ada Köyleri

Posted by lezzetperisi on 26 Ocak 2017 in Neredeydim.. |

 

 

Sakız Adasında gezilecek yerler? Sakız adasından ne alınır ? Sakız Adasında ne yenir ? gibi sorularınızın cevabını ilk yazımda sizlere anlatmıştım. Bu kez Ada’nın güneyini yani sakız ağaçlarının bulunduğu köyleri gezeceğiz beraber. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki Osmanlı İmparatorluğu 346 yıl hüküm sürmüş bu topraklarda. Hem de hiç savaşmaksızın almış bu adayı Piyale Paşa. Yıl 1566 , Devir Kanuni Devri.. Henüz Zigetvar hazırlıkları için de Kanuni. Fatih Sultan Mehmet döneminden beri Osmanlı devletine vergi veren Cenevizlilerin 3 yıldır hiç vergi ödememesi hem de Malta şovalyelerine yardım etmesi sebebiyle Piyale Paşa’yı adaya gönderir sefer öncesi. Ada halkı öyle bıkmış ve perişandır ki yönetimden Osmanlı’nın gelişini coşkuyla karşılar. Sakız, öyle kıymetli bir ticaret kaynağıdır ki Osmanlı hiç karışmaz bu güzel adanın insanlarına. Dinlerini ve dillerini istedikleri gibi kullanmalarına izin verir. 

Adanın güneyi , 24 köyüyle “Mastichohoria” 9. yüzyıldan bu yana dünyanın sakız ihtiyacını karşılamaktadır.  Ülkemizde de Çeşme ve Karaburun yarım adasının bir bölümü sakız üretimine elverişli olmasına rağmen ne yazık ki sakız yetiştiriciliği meşakkatli olduğu ve bizler tarafından pek de bilinmediği için sakız yetiştiriciliği yapılmamaktadır. Oysa kilogramı 120 – 150 EURO arasında değişen onların tabiri ile mastika bizim dilimizde sakız çok  değerlidir. Bu sebeple çağlar boyunca korsan saldırılarına maruz kalan köylüler, köylerini denizden 2 – 3 km içeriye ve kale köy şeklinde oluşturmuşlardır. Kendinizi birden bire ortaçağda bulacağınız bu köylerin labirent şeklindeki sokaklarında gezmekten huzur duyacaksınız.

İlk durağımız adanın 20 km güneybatısındaki Armolia köyü. Seramik işçiliği ve sakız ağaçları ile ünlü bu köy neredeyse tamamen yeniden inşaa edilmiş. Cenovalılar Mastichohoria ‘yı buradan yönetmişler. 

Ve gelelim Pirgi (Pyrgi) ‘ye. Dar sokakları , sayısız kiliseleri, köye özel grili beyazlı işlemeli duvarları ile adanın en güzel ve zarif köylerinden biri. Ayrıca da en büyük köyü.

Siz hiç bu kadar zarif bir balkon gördünüz mü ? Ben hayranlıkla seyrettim. Balkonu böyle zarif ise sahibi kim bilir nasıldır ? “Sirke küpünden bal sızmaz yavrucuğum” der hep  babacığım. Ve tabi elbette bal küpünden de sirke.. İnsanın içi nasılsa dışına da yansır, yansıtır güzelliğini , zarafetini. 

 

Pirgi’yi farklı kılan en büyük özelliklerinden biri Xysta adı verilen işleme. Bu siyah ve beyaz geometrik şekillerin sıva üzerine işlendiği bir el oymacılığı tekniği. 

Bir özelliği daha var bu köyün. Kristof Kolomb Amerikayı keşfetmeden önce kendine mürettebat aramak amacıyla  en iyi denizcilerin yetiştiği bu adaya gelmiş ve Pirgi köyünde kalmış. Kaldığı evin  kapısının altında fotoğraf çektirenler ise en kısa zamanda bir Amerika seyahatine gidiyormuş İnanmak gerek. Hayatın sunduğu tüm işaretlere inanmak gerek. Umutlardan başka ne var ki elimizde. Elbette fotoğraf çektirdim. 

Her sokağında tarih yatan bu köyde gezerken Bizanslılar tarafından yaptırılan 13. yüzyıldan beri ayakta duran St.Apostles kilisesine hayran olacaksınız.

Sonraki durağımız ise başka bir kale köy olan Mesta. 14. yüzyıldan beri yaşam olan ve şu anda ise 300 kişinin yaşadığı bu köy mükemmel bir şekilde korunmuş ve günümüze gelmiş. Köy halkı yaşlılardan oluşuyor. Bu köyde 40 yaşına gelmiş iseniz henüz çocuksunuz. 60′ larınızda yetişkin ancak 90 yaşında yaşlısınız. O kadar sağlıklılar. Ama tabi yine korsanlardan korkarak yaşamışlar çağlar boyu. Bu sebeple de köyün bir girişi ve bir çıkışı var. Tehlike anında da bu kapılar kapatılıyor.  Tüm evler birbirine bitişik ve damlarından diğer evin damına geçiş var. Ve tüm bu yol köy meydanındaki gözetleme kulesine çıkıyor. Yollar ise labirent gibi. Olur da içeri girebilen bir korsan olursa yolunu kaybetsin diye. Öyle dar ki sokaklar sanırım o dönemlerde sır diye bir şey yokmuş. Tabi öyle kardeşçe yaşamışlar ve böyle yaşamaya da devam ediyorlar ki bir çok evin üzerinde anahtarı var. Komşular kapıyı açıp girebiliyor.

 

1794 yılında, yani ada Osmanlı Himayesi altındayken yaptırılan  Taksiyarhis kilisesi ise adanın en önemli kiliselerinden biri.Yazımın başında söylediğim gibi Sakız öyle çok gelir getiriyormuş ki Osmanlı adanın dinine hiç karışmamış. Osmanlı’ya aitken bile kilise inşaa edebilmişler. Kilisenin adanın en önemli kiliselerinden biri olmasının sebebi ise içinde bulundurduğu Cebarail ve Mikail ikonaları. Ortodoks mezhebinde ikonalar yani resim ve tasvirler çok önemli. Klisedeki  Cebrail ve Mikail ikonaları ise Avrupa’dan getirilen 60 kg gümüş ile yapılmış ve ada halkı için çok değerli.

Öğle yemeği içinse molanızı Mesta Limanındaki balıkçılarda verebilirsiniz. Barbuni (Barbun Balığı), cacıki (cacık) , feta peynirli salata, kalamari (kalamar) ve mastelo peyniri benim favorilerim. Yanına da uzonuzu söylediniz mi, masaya da söyle bir tıklattınız mı inanın bütün yorgunluğunuz geçecek.  

 

Etiketler:,

0

Islak Kek

Posted by lezzetperisi on 02 Kasım 2016 in Kekler ve Cheesecakeler |

Self Balancing Scooter
Self Balancing Scooter Sale

image1

Beni iyi tanıyanlar bilir oldum olası sevmem vazoda çiçekleri, bir parça çikolata kafidir, tadı kalır damağında. Çiçekler solar oysa.. sevmem solup gidenleri. Tek ben değilmişim böyle düşünen, tek ben değilmişim bunu savunan; acılardan süzülüp gelen o eski kadınlardanmışım meğer. Çok sevindim bu satırları okuyunca.

“Çiçekler hiç bir şeyin kalıcı olmadığını öğretir bize; ne güzellikleri kalıcıdır ne de solgunlukları; çünkü sonradan yeni tohumlar verirler. Mutluyken de üzgünken de hatırla bunu. Her şey geçip gider, yaşlanır, ölür ve yeniden doğar.”

“İşte bu yüzden, kaderin ne olursa olsun onu mutlulukla yaşa”

Charles Dickens “İki Şehrin Hikayesi” nden sonra bir çırpıda okunan bir kitap Paulo Coelho’nun son kitabı Casus. Bir çırpıda okunan ama bitmesin, kapatsam sonra mı devam etsen dedirten ama elinizden bırakamayacağınız, hafızanıza kazınacak bir kitap. Peki ya kek ? Islak kekin kraliçesi , şahı.. çikolata tadında, çikolata şelalesi kıvamında bir lezzet. Sevgili Figen’in ıslak keki.  Kitabı da keki de şiddetle tavsiye ediyorum.

 

Kek için malzemeler ;

  • 4 yumurta
  • 2 çay bardağı toz şeker
  • 2 çay bardağı süt
  • 2 çay bardağı sıvı yağ
  • 2 paket kabartma tozu
  • 3 çay bardağı elenmiş un
  • 1 paket bitter çikolatalı çikolata sosu
  • 2 çorba kaşığı kakao
  • 1 paket vanilya

Yapılışı ;

  • Yumurta ve şekeri krema haline gelene kadar çırpın. Süt ve sıvı yağı ilave edip çırpmaya devam edin. Un, kabartma tozu, kakao ve toz halindeki çikolata sosunu da ilave edip karıştırın. Karışımı kek kalıbına alıp 180 derece önceden ısıtılmış fırında pişirin.

Çikolata Sosu ;

  • 2 su bardağı süt
  • 2 çorba kaşığı nutella
  • 1 çorba kaşığı kakao
  • 1 çay bardağı toz şeker

Yapılışı ;

  • Tüm malzemeyi iyice karıştırıp ocağa alın, karıştıra karıştıra kaynama noktasına gelene kadar pişirin. Kaynatmadan ocaktan alıp karıştıra karıştıra soğutun. Fırından çıkan keki 3 – 4 dakika ilk sıcaklığı geçince dilimleyin ve sosu yavaş yavaş her tarafına gelecek şekilde yayın ve sıcak fırında biraz bekletin. Böylece kek sosu güzelce çekecek sos ve kek özleşecek. Kek iyice soğuyunca servise hazırdır.

0

Edinburgh’da Muhteşem Bir Gün

Posted by lezzetperisi on 06 Ekim 2016 in Neredeydim.. |

img_4044a

Self Balancing Scooter
Self Balancing Scooter Sale

Hani bir hayaliniz vardır, hayal etmeye bile korktuğunuz. Hayal ederken bile yok canımm deyip içinize attığınız. İşte Edinburgh benim için öyle olan düşlerden biriydi.Dünyanın bir çok yerinde olabileceğimi düşünürdüm ama İskoçya imkansız gelirdi. Ta ki Royal Mile’ı tırmanıp kalenin taş duvarlarına dokunup o kokuyu hissedene kadar. O an anladım, anladım.. Hayal edebildiğiniz her şey gerçekti. Hatta hayal etmeye korktuklarınız bile. İçinizde bir yerde öyle çok istediniz ki hayatın enerjisi onu gerçekleştirmek için yola koyuldu. Siz kendinize bile inanmazken hayat size inandı. Sakın vazgeçmeyin düşlerinizin kapısında beklemekten, sakın!

“Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misin? Yaşamın değişmez olduğunu sanmak, trenin ray değiştirmeden, sonsuza kadar gideceğini düşünmektir. Oysa, kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir…” demiş “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” kitabının yazarı Susanna Tamaro. Ergenlik yıllarımın kitabıdır. Öyleyse kitaplar, yolculuklar ve yüreğinizi sımsıcak tutanlar hiç eksik olmasın hayatınızdan. Haydi benim için masal diyarı olan Edinburg’u gezelim beraber.

img_4047a

Hem Old Town hem de New Town bölümlerinin Unesco Dünya Mirası listesinde bulunan Edinburg, İskoçya’nın başkenti ve Glasgow’dan sonra ikinci büyük şehridir. Eğer vaktiniz varsa doya doya gezmek için en az 3 gün ayırmalısınız. THY’nin Edinburgh’a direk uçuşları mevcut  ama İngiltere’ye geldim Edinburg’u görmeden dönmeyeyim derseniz ki öyle de yapın 1 gün de neler yapabilirsiniz hepsini size anlatacağım. Öncelikle biz, tabiri caiz ise İngiltere’nin Kamil Koç’u Mega Bus ile gece yolculuğu yaparak geldik. Asla unutulmayacak harika bir yolculuktu hele de Kuzey’e doğru , gecenin o serin serin saatlerinde.. Sevgili Çiğdem ve Büşra’nın kulakları bir çınladı sanırım..  Eğer Mega Bus ile seyahat edecekseniz mutlaka Mega Bus Gold olan otobüsleri tercih edin. Biz Mega Bus ile önce Oxford’a gidip aman da aman Wİ-Fİ bağlantılı ne güzel ve uygun fiyatlı yolculuk biz bununla Edinburg’a bile gideriz diye yola çıktığımız için otobüste biraz hayal kırıklığı yaşadık.

Yukarıda gördüğünüz resimdeki Scott Monument Edinburg’da sizi karşılayan ilk muhteşem yapılardan. Ünlü yazar ve şair Walter Scott adına yapılmış.

img_4070a

Şehrin Old Town kısmı, Edinburgh Kalesinden, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Edinburg’a geldiği zaman ikamet ettiği Holyrood Sarayı’na kadar giden Royal Mile yolundan oluşuyor. Yüzyıllardır tarihi dokusu hiç bozulmadan günümüze kadar gelen Edinburg’u gezerken kendinizi birden bire ortaçağda buluveriyorsunuz. Sanki her an arkanızdan dörtnala koşan atlılar geliverecekmiş gibi.. Sanki William Wallace “Freedom” diye bağırıverecekmiş gibi..

Edinburg Kalesi

Edinburg Kalesi

Kayalıkların üzerine kurulmuş ve şehrin hemen hemen her yerinden görülen kaleden sonra başlıyorsunuz Royal Mile’dan aşağı doğru yürümeye. Kalenin aşağısında hemen sağ tarafında karşınıza ilk Whisky Experience çıkıyor. Bir viski sever ve iyi bir viski içer olarak benim için cennet gibi bir yerdi diyebilirim. Dilerseniz viskilerinden tadabileceğiniz turlar var. Ama bizim vaktimiz kısıtlı olduğu için sadece gezmekle yetindik. Yine bir gezilesi yer de hemen karşısındaki Camera Obscura.

img_4060a

Yola devam ettikçe karşınıza St.Giles Katedrali , Childhood Museum , National Museum çıkıyor. St. Giles katedrali muhteşem ve heybetli görüntüsüyle mutlaka gezilmeye değer.

St.Giles Katedrali

St.Giles Katedrali

Çocukluk müzesinde ise geçen yüzyılda çocukların giysileri ve oyuncaklarına tanık olacaksınız. Ve gözlerinize inanamayacaksınız. Disney artık size de çekici gelmeyecek. Hele Kraliçe’nin oyuncak evine bayılacaksınız. Öyle ince detaylar var ki! Evin içindeki her bir fincan dahi tek tek işlenmiş.

Childhood Museum Edinburg

Childhood Museum

Childhood Museum

Childhood Museum

National Museum’da ise Edinburg’un tarihi karşılayacak sizi. Ve yol üzerindeki sizi tarihin en derin zamanlarına götüren muhteşem yapılar.

National Museum Edinburg

Ben bu aşağıda gördüğünüz binaya hayranlığımı anlatacak kelimeler bulamıyorum. Neredeyse her açıdan fotoğrafını çekmişim. Tüm gezinin en çok fotoğrafını çektiğim binası. Tarihe bu kadar mı hayran olur bir insan. Bu kadar mı çeker yaşanmışlıklar. Yaşadım mı bu yerde, hatıralarım mı var? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey bu yapının beni derinden etkilediği.

Edinburg

Royal Mile

Ve artık yolun sonunda sizi karşılayan Holyrood Sarayı..

Holyrood Palace

Toplam 16 saat ve 21 km yol yürüdük Edinburg’da. Kimse yoruldum demedi. Her anı her dakikası her adımı muhteşem olan, buram buram ortaçağ, buram buram tarih olan bu şehir mutlaka görülmeli. Calton Hill var, National Monument var, Princess Street var, Arthur’s Seat var. St. Andrew’s Square var..

 

Edinburg

Edinburg

Peki ne alınır Edinburg’dan derseniz. Her yer miss gibi İskoç viskilerinin , İskoç kurabiyelerinin ve en önemlisi kaşmir ve koyun yünü şalların, atkıların, harika çantaların , şapkaların satıldığı hediyelik eşyacılarla dolu. Kurabiyeleri zaten Londra’da da bol bol yediğimiz için alma gereği duymadım.  Benim tercihim öncelikle kaşmir ve koyun yünü karışımı atkılar oldu. Bu kış boğaz ağrısı çekmeyeceğimi umuyorum. Bir de kaleden aldığım şekerlemeler. Onlardan mutlaka ve mutlaka alın. Bembeyaz kutuların üzerinde Edinburg haritası var, nefis.  Viski almadım. Özellikle Whisky Experience’da hemen hemen çoğu 1000 Sterlinden başlıyordu.Hiç şaşırmayın aynen de öyle. Ucuz olan bilmediğim bir markayı da almak istemedim açıkçası. Tercihim olan Jack ve Chivas’ın ise fiyatı Londra’da daha uygundu.

0

Çilekli Kek

Posted by lezzetperisi on 29 Eylül 2016 in Kekler ve Cheesecakeler |

Self Balancing Scooter
Self Balancing Scooter Sale

Çilekli kek

İtiraf ediyorum yaz başında yapmaya başladım bu nefis keki. Yazın kokusu çilekler ile gelmeye başladığında..

Sonbahar çocuğu olmama rağmen yaz hiç gitmez benim yüreğimden. Çilekse hep yazın, hep güzel günlerin müjdecisidir. Muziptir çilek, haylazdır, çocuksudur, alımlı olduğu kadar. Rengi de , kokusu da, tadı da başınızı döndürür bu yüzden. Hatta biraz alerjiktir sağlam bir bünye ister.

Ve yine itiraf ediyorum kendim için sakladım bu tarifi. En sevdiğim mevsimdir yaz, en sevdiğim meyvedir çilek.. Kendim için sakladım bu tarifi çünkü bugün benim doğum günüm. Kendime küçük bir hediye.. Koca bir yaşı daha devirdim bile yine acısıyla, tatlısıyla..  Dolu dolu geçen bir yıl.  4 Ülke, 2 Ada, bir sürü yeni şehir sığdı 1 yıla.. İskoçya’da Edinburg Kalesine geldiğimde içimdeki ses “Everything is real that you can imagine” dedi. Hayal edebildiğiniz her şey gerçektir! Gittiğim her ülkede, her şehirde her kayan yıldızda, her mabette dilek diledim. Birini olmazsa öbürünü kabul eder diye. Ve.. ben en çok vazgeçmemeyi öğrendim, öğrendiklerimin tüm ötesinde. Umut etmeyi ve umutlarımın kapısından ayrılmamam gerektiğini. Dokunduğu her şeyi eskiten zaman bir tek umutlarına dokunamıyordu insanoğlunun, bir de yüreğine ki içinde taşıdığı koca bir evren vardı. Yaşamak her ne kadar acı bir tecrübe olsa da yine de vazgeçilmezdi sevmeyi bilenler için ve sevgiyi ancak cesur yürekliler taşıyabilirdi ki dilinden değil gönlünden gelirdi sözler ki gözünden değil gönlünden akardı yaşlar. Tanrı elbet sayardı o gözyaşlarını, en kıymetli incileriydi sicim gibi süzülürken gözlerinden.. O yaşlar kapalı kapıların, umutların anahtarlarıylı. Ve sevmek var olan en güçlü silahtı savaşmak için hayatın zor yanlarıyla.. Kendime söz veriyorum hayatın getirdiği hiçbir zorluk beni umutlarımın kapısından ayıramayacak. Çok dileğim, çok isteğim var kendim için daha..

img_3293a

Gelelim Kitcheninred’in sayfasında görüp deneyip vazgeçilmez keklerimizden biri olan çilekli yaz kekinin tarifine.

Malzemeler ;

  • 200 gr. toz şeker
  • 200 gr. un
  • 300 gr çilek
  • oda sıcaklığında 3 yumurta
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya
  • Dilerseniz 2 yemek kaşığı çırpılmış krema (Biz dışı kıtır kıtır sevdiğimiz için hiç gerek duymadım)

Yapılışı ;

  • Çilekleri yıkayıp,kurutup 2’ye bölün.
  • Yumurtaları ve şekeri krema haline gelene kadar 2- 3 dk çırpın. Un , vanilya ve kabartma tozunu da ilave edip un kaybolana kadar düşük devirde çırpmaya devam edin.
  • 28 cm’lik kalıbınızı güzelce yağlayıp hamur karışımını dökün. Çilekleri üzerine hafifçe bastırarak dilediğiniz şekilde sıralayıp  önceden 170 derece ısıtılmış fırında pembeleşene kadar 35 – 40 dakika  fırınlayın. Bu arada bir küçük not ben kalıbı yağlamaktansa kelepçeli kalıp kullanıp alt kısmına yağlı kağıt yerleştirip kelepçe ile sabitliyorum. Sadece kalıbın kenarlarını yağlıyorum. Böylece kekim pişince kelepçeli kalıptan kolayca hiç parçalanmadan yağlı kağıdı ile çıkıyor. Servis yapmak da çok kolay oluyor.
  • Eğer siz de benim gibi dışı kıtır içi yumuşak kekleri seviyorsanız  denemeyin. Ama yumuşacık olsun kekim derseniz kekiniz henüz sıcakken çırpılmış kremayı silikon bir fırça yardımı ile kekinizin üzerine sürebilirsiniz.

çilekli yaz keki tarifi

Copyright © 2010-2017 LEZZET KAHVESİNE HOŞ GELDİNİZ All rights reserved.
This site is using the Desk Mess Mirrored theme, v2.5, from BuyNowShop.com.