0

Çilekli Kek

Posted by lezzetperisi on Eyl 29, 2016 in Kekler ve Cheesecakeler

Çilekli kek

İtiraf ediyorum yaz başında yapmaya başladım bu nefis keki. Yazın kokusu çilekler ile gelmeye başladığında..

Sonbahar çocuğu olmama rağmen yaz hiç gitmez benim yüreğimden. Çilekse hep yazın, hep güzel günlerin müjdecisidir. Muziptir çilek, haylazdır, çocuksudur, alımlı olduğu kadar. Rengi de , kokusu da, tadı da başınızı döndürür bu yüzden. Hatta biraz alerjiktir sağlam bir bünye ister.

Ve yine itiraf ediyorum kendim için sakladım bu tarifi. En sevdiğim mevsimdir yaz, en sevdiğim meyvedir çilek.. Kendim için sakladım bu tarifi çünkü bugün benim doğum günüm. Kendime küçük bir hediye.. Koca bir yaşı daha devirdim bile yine acısıyla, tatlısıyla..  Dolu dolu geçen bir yıl.  4 Ülke, 2 Ada, bir sürü yeni şehir sığdı 1 yıla.. İskoçya’da Edinburg Kalesine geldiğimde içimdeki ses “Everything is real that you can imagine” dedi. Hayal edebildiğiniz her şey gerçektir! Gittiğim her ülkede, her şehirde her kayan yıldızda, her mabette dilek diledim. Birini olmazsa öbürünü kabul eder diye. Ve.. ben en çok vazgeçmemeyi öğrendim, öğrendiklerimin tüm ötesinde. Umut etmeyi ve umutlarımın kapısından ayrılmamam gerektiğini. Dokunduğu her şeyi eskiten zaman bir tek umutlarına dokunamıyordu insanoğlunun, bir de yüreğine ki içinde taşıdığı koca bir evren vardı. Yaşamak her ne kadar acı bir tecrübe olsa da yine de vazgeçilmezdi sevmeyi bilenler için ve sevgiyi ancak cesur yürekliler taşıyabilirdi ki dilinden değil gönlünden gelirdi sözler ki gözünden değil gönlünden akardı yaşlar. Tanrı elbet sayardı o gözyaşlarını, en kıymetli incileriydi sicim gibi süzülürken gözlerinden.. O yaşlar kapalı kapıların, umutların anahtarlarıylı. Ve sevmek var olan en güçlü silahtı savaşmak için hayatın zor yanlarıyla.. Kendime söz veriyorum hayatın getirdiği hiçbir zorluk beni umutlarımın kapısından ayıramayacak. Çok dileğim, çok isteğim var kendim için daha..

img_3293a

Gelelim Kitcheninred’in sayfasında görüp deneyip vazgeçilmez keklerimizden biri olan çilekli yaz kekinin tarifine.

Malzemeler ;

  • 200 gr. toz şeker
  • 200 gr. un
  • 300 gr çilek
  • oda sıcaklığında 3 yumurta
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya
  • Dilerseniz 2 yemek kaşığı çırpılmış krema (Biz dışı kıtır kıtır sevdiğimiz için hiç gerek duymadım)

Yapılışı ;

  • Çilekleri yıkayıp,kurutup 2’ye bölün.
  • Yumurtaları ve şekeri krema haline gelene kadar 2- 3 dk çırpın. Un , vanilya ve kabartma tozunu da ilave edip un kaybolana kadar düşük devirde çırpmaya devam edin.
  • 28 cm’lik kalıbınızı güzelce yağlayıp hamur karışımını dökün. Çilekleri üzerine hafifçe bastırarak dilediğiniz şekilde sıralayıp  önceden 170 derece ısıtılmış fırında pembeleşene kadar 35 – 40 dakika  fırınlayın. Bu arada bir küçük not ben kalıbı yağlamaktansa kelepçeli kalıp kullanıp alt kısmına yağlı kağıt yerleştirip kelepçe ile sabitliyorum. Sadece kalıbın kenarlarını yağlıyorum. Böylece kekim pişince kelepçeli kalıptan kolayca hiç parçalanmadan yağlı kağıdı ile çıkıyor. Servis yapmak da çok kolay oluyor.
  • Eğer siz de benim gibi dışı kıtır içi yumuşak kekleri seviyorsanız  denemeyin. Ama yumuşacık olsun kekim derseniz kekiniz henüz sıcakken çırpılmış kremayı silikon bir fırça yardımı ile kekinizin üzerine sürebilirsiniz.

çilekli yaz keki tarifi

 
0

Londra Müzeler Rehberi

Posted by lezzetperisi on Eyl 28, 2016 in Neredeydim..

Londra gezimize müzeler ile devam ediyoruz.  Londra pahalı bir şehir olmasına karşın Mademe Tussaud’s dışındaki aşağıda listeleyeceğim tüm müzelere giriş ücretsiz. Eğer isterseniz bağış yapabileceğiz kumbaralar var. Ben, kendime göre yaptığım önem sırasını yazacağım tabi ki de seçim sizin. Eğer vaktiniz varsa ben hepsini gezmenizi, insanlığın nerelerden nerelere geldiğine tanıklık etmenizi tavsiye ederim.

1. Britanya Müzesi (British Museum) ; Müzeye Central Metro istasyonunun Tottenham Court Road veya Holborn istasyonlarından ulaşabilirsiniz. Diğer tüm müzeler gibi ziyaret saatleri 10:00 ile 17:30 arasında. Sadece cuma akşamları biraz daha geç kapanıyor. Dünyanın pek çok yerinden ve medeniyetinden toplanmış her biri harikulade milyonlarca eser var.Toplanmış kısmına  takılmayacaksınız. Her birini titizlikle bir araya getirmişler ve koruyorlar. Bu açıdan baktığınız zaman kesinlikle övgüyü hak ediyor. Ben 2 günde gezebildim. En sevdiğim bölümler ise Mısır, Antik Yunan, Antik Roma ve Saatler oldu.

Tabi aşağıdaki eseri de paylaşmadan edemeyeceğim. Görünce epey gülümsemiştim. Lisedeyken saçlarımı kalem ile topladığım zaman bana hayret ederlerdi. Buyrunuz efendim insanlık tarihinin en başından beri kadınlar bu yöntemi kullanıyormuş. Reankarnasyona inanasım gelmiyor değil.

Ve bu harika parça da Pers İmparatorluğu döneminde (Milattan önce 5 ve 6. yüzyıllar arasında) kullanılmış gümüş şaraplık. Erzincan, Altıntepe yakınlarından getirilmiş.

2. Doğal Tarihi Müzesi (Natural History Museum) ; Müze Bilim Müzesi ve Victoria Ve Albert Müzesi ile aynı bölgede. Vaktiniz kısıtlı ise Bilim Müzesi ve Doğal Tarihi Müzesini aynı günde gezebilirsiniz ancak Victoria ve Albert için apayrı bir gün ayırmanızı tavsiye ederim.

Doğal Tarihi Müzesi kırmızı, yeşil, mavi ve turuncu olmak üzere 4 ayrı zondan oluşuyor. Kırmızı zonda dünyanın merkezine yolculuk ediyorsunuz. Giriş muhteşem. Yukarıda sizi bir deprem similatörü karşılıyor. Platforma çıktığınızda depremi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Ve sonra buyrun insanlık tarihini ve dünyanın oluşumunu incelemeye.

Yeşil zonda dünyanın evrimine tanık olacaksınız. Bu bölümde Britanya’da bulunmuş fosiller, kuşlar ve farklı yaşam formları var. Turuncu zon ise Darvin’e ayrılmış. Ama bir mavi zon var ki benim en sevdiğim bölüm. Dinazorlar, memeli hayvanlar, deniz canlıları ve insan biyolojisine dair her şeyi bu bölümde bulabilirsiniz.

Bilim Müzesi (Science Museum) ; Sanayi devriminden bu yana bilim ve teknoljinin gelişimini izleyeceğiniz bu müze de kesinlikle gezilmesi gereken müzelerden biri. Özellikle çocuğunuzla seyahat ediyorsanız bu müzeden kesinlikle çok hoşlanacaktır.  Uçaklar , arabalar ve buharlı makineler her ne kadar albenili olsa da elbette benim ilgi alanım uzay, tıp ve biyoteknoloji.

Mesela aşağıda resmini göreceğiniz 1955 yılında Fransa’dan ithal edilmiş ilk jenerasyon diyaliz makinası. Yanındaki ise domuza ait insülin hormonu zinciri ki bu buluş insan insülini üretimine yardımcı oldu. Alttaki resim ise 1971 yılına ait yani benden 6 yaş büyük bir “Brain Scanner” beyin MR’ı.

Victoria ve Albert Müzesi (Victoria and Albert Museum) ; Dünyanın en büyük dekoratif sanat ve tasarım müzesine hoşgeldiniz. Tablolar, resimler, mücevherler , heykeller 16. ve 18. yy arası Avrupa, Orta doğu ve daha birçok kolleksiyonu içinde bulunduran,  ismi Prens Albert ve Kraliçe Victoria’dan gelen bu müze için kesinlikle dolu dolu bir gün ayırmalısınız.

Londra Müzesi (London Museum) ; Eski taş çağından başlayarak günümüze kadar Londra’nın tarihi ve gelişimi ile ilgili bilgiler veren müzedir. Aynı zamanda St.Paul Katedral’ine de çok yakın. Aynı gün içerisinde hem katedrali hem müzeyi hem de Barbician ‘ı gezebilirsiniz. Müzeye Central hattının St.Paul istasyonunda inerek kolayca ulaşabilirsiniz. Ve yine geldik mi reankarnasyona.. Eğer reankarnasyon var ise ben Londra’da yaşamış ve o alttaki elbiseyi giymiş olmalıyım.

Madame Tussaud’s Museum ; Lonradaki tek ücretli müze ama kesinlikle gittiğinize değecek. Gitmeden önce mutlaka kampanyalarına bakın. Giriş 26 Sterlin olmasına rağmen biz biletimizi London Eye ‘dan alıp (26 Sterlin) , üstüne bir de London Aquaryum (20 Sterlin) bileti ile birlikte 3 ‘lü alınca 50 Sterlin ödedik. Eğer başka ülkede akvaryum gezdiyseniz ki ben Antalya Akvaryum’a gitmiştim, size de çok küçük ve gereksiz gelecek. Eğer böyle bir kampanya varsa siz nehir turunu seçin derim.  Yok ama çocuğunuz ile birlikte gittiyseniz ve henüz akvaryum gezmediyseniz değer. Müzeye Gri renkli Jubilee hattının Baker Street istasyonunda inerek ulaşabilirsiniz. Böylece müzeye doğru giderken Sherlock Holmes’un heykelinin de önünden geçeceksiniz. Bir küçük tavsiye daha bu caddedeki hediyelik eşya dükkanları hem çeşit açısından zengin hem de fiyat olarak epey uygun.

National Gallery ; 2300 ‘den fazla esere ev sahipliği yapan National Gallery, Londra’nın en ünlü meydanlarından biri olan Trafalgar Meydanı’nda. Vaktiniz varsa mutlaka uğramalısınız. Tüm salonları gezmeseniz bile en azından Da Vinci, Raphael, Michaelangelo, Van Gogh ve Monet salonlarına bir göz atın derim.

Trafalgar Meydanı

Monet

 

 
2

Foccacia Nasıl Yapılır?

Posted by lezzetperisi on Eyl 26, 2016 in Ekmekler

Şans faktörüne hep inanmışımdır hayatta. İkiye ayrılır insanlar bence, şanslılar ve şansını kendi yaratmak zorunda olanlar. Hayat bir tarafı daha mutlu görmek için elinden ne geliyorsa ardına koymaz. Her şey kolayca seriliverir önlerine. Bazen şaka yapar, hani elinden alıyormuş gibi ama almaz!. Sadece “Bak ne şanslısın kıymetini bil” demek ister. Ama bu bile bir ödüldür onlar için artık daha korunması, daha mutlu edilmesi, daha el üstünde tutulması gerekendir. Yaşadıkları acı bile onlardan yanadır. Diğerlerine ise hiç acımaz bile çatır çatır alır, ne gözünün yaşına, ne çabasına.. Dönüp de bakmaz bile. “Hadi” der “Yıktım!yeniden toplasana!” Aaa bunu mu istiyorsun der “Hadi gelip alsana!”. Ve sahip olduğu her şeyi dişiyle ,tırnağıyla yapmış insanlardır onlar. Azıcık mutlu olunca şımardın! azıcık dertlenince abarttın! denmiş, gözyaşlarını yalnızca gecenin dinlediği insanlardır. Kimsenin tahammülü yoktur onlara. Hayat ve insanlar kabalaştıkça kibarlaşırlar bilirler çünkü kaybetmek ne demektir. Gözyaşları içine nasıl akıtılır, mutluluk uzaktan nasıl seyredilir. O yüzden kıymetini bilirler her şeyin. Yaşadıkları her anın. Yaşadıkları her güzel an da , her gülümseyişte çabaları vardır. Ve.. tek lokma vardır, kendi de yememiştir ama ben yedim bu senin diyecek kadar onurludur. Boşuna dememiş büyük usta Neşet Ertaş “İnsanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü o kadar sıcak olurmuş, o dert güzelleştirirmiş onun yüreğini. Öyle derler, bizim buralarda. O derdin büyüklüğü neye göre ölçülür bilmem ben. Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi anlıyorum ki derdi çok güzelleşmiş derdiyle.”

İtalyan lezzetlerine devam ediyoruz. Nefis mi nefis bir İtalyan ekmeği bu. Zeytin ve kurutulmuş domatese bayılan ,  mayalı hamurla oynamayı seven ben için de  pişirilmesi zevk olan bir ekmek. Hamurun kabardığını gördükçe benim gibi mutlu olan var mı aranızda? Evet diyorsanız hadi o zaman mutfağa..

Malzemeler ;

  • 500 gr. un
  • 350 ml. ılık su
  • 2 paket Dr.Oetker kuru maya
  • 35 gr. kuru domates
  • 30 gr. zeytinyağı + 3 kaşık zeytinyağı (üzeri için)
  • 70 gr. zeytin
  • tuz
  • bir çay kaşığı kekik
  • bir çay kaşığı biberiye

Yapılışı ;

  • Kurutulmuş domatesleri minik minik kesip kaynar su da yumuşayana kadar haşlayın. Suyunu güzelce süzüp bir kaba alın. Zeytinlerin çekirdeklerini çıkarıp 2’ye 3’e bölün domatesler ile karıştırın.
  • Mayayı , hamuru yoğuracağınız derin bir kaba alıp üzerine bir miktar ılık su ekleyip mayayı çözün. Daha sonra un, tuz ve suyu ekleyip hamuru yoğurmaya başlayın. Vıcık vıcık bir hamur olacak. Hamuru biraz yoğurduktan sonra biberiye ve kekiği ekleyip yoğurmaya devam edin. En son  zeytin yağı, zeytin ve domatesleri ilave edip karıştırın ve yoğurma işini tamamlayın.
  • 24 cm’lik kelepçeli kalıp tam ölçüye göre. Kalıbınızı güzelce yağlayıp, hamuru kelepçeli kalıba alın. Üzerine parmaklarını ile çukurlar açıp 3 yemek kaşığı zeytinyağı dökün. Mayalanması için 20 dk. bir kenarda bekletin. 20 dakikanın sonunda 180 derece önceden ısıtılmış fırında kızarana kadar fırınlayın.     İşte ekmeğiniz servise hazır.

 
0

Londra

Posted by lezzetperisi on Eyl 22, 2016 in Neredeydim..

“Londra’dan bıkmak hayattan bıkmaktır, Londra’da hayatın sunabildiği herşey mevcuttur.” demiş ünlü İngiliz yazar ve sözlük bilimci Samuel Johnson. Yaşayınca anlıyorsunuz gerçekliğini. Öyle gezip gelinecek bir şehir değil Londra. Bir yaşam tarzı, bir kültür, sizi kendine koşulsuz aşık edecek bir sevgili.. Prag’dan döndükten sonra ki yazımda “Prag’dan geçmedim ben, Prag’ı yaşadım” yazmıştım. Evet yaşadım da! 4 gün yetmişti. Ancak, Londra’da 1 ay kalmama sokaklarını adım adım gezmeme rağmen sadece geçebildim Londra’dan. Eğer bir şehre aşık olunabiliyorsa ben Londra’ya aşığım. Bir iyi bir kötü tarafı var, kötüsü ; artık hiçbir şehir beni bu kadar etkileyemez iyisi ise; o sokakların kokusunu içime çektim ben, parklarında oturdum, duvarlarına dokundum, adres tarif ettim turistlere, modern hayattan  tarihin en ihtişamları zamanlarına geçtim, yan yanaydılar, iç içe hatta! paralel iki evren gibi. Hem aynı hem ayrı, zahir ve batın gibi.. Ve öyle senkronize olmuşlardı ki 2 zaman öyle yakışmışlardı ki birbirlerine ayırt etmek imkansızdı. Başınızı döndüren bir güzellikte seriliyordu önünüze.

İngiltere’nin ve Birleşik Krallık’ların başkenti olan Londra’da gezilecek yerler, mutlaka görülmesi gereken müzeler, geçilmesi gereken köprüler, adımlanması gereken sokaklar ve huzur bulacağınız parkları anlatmaya başlamadan önce biraz ulaşım ile ilgili bilgi vermek istiyorum. Malum dünyanın en kalabalık hava trafiğine sahip, 5 hava alanlı şehrindesiniz. Bunlardan en büyüğü ve en bilineni ayrıca dünyanın en fazla uluslararası yolcu taşıyan hava alanı olan Heathrow. Luton, Stansted, Gatwick, Southend ve genelde ülke içi uçuşlara ev sahipliği yapan City Airport. Hemen hemen her havaalanı şehre uzak. Türk Hava yolları Heathrow, Pegasus ve Atlas Jet ise Stansted, Luton ve Gatwick havaalanlarına uçuş yapmakta. Bilet alırken mutlaka göz önünde bulundurmanız gereken ki özellikle yalnız seyahat ediyorsanız Pegasus bagaj izni 20 kg ve 8 kg da el bagajı. Buna karşın Atlas Jet ise 30 kg ve ilave 8 kg el bagajı. Ve çok daha önemlisi bu Ülke’den çıkarken bagajlarınıza asla tolerans göstermiyorlar. Hatta bir dönem el bagajınızı uçağa binmeden bir kez daha tartıyorlarmış. Ama yine de İzmir’den gidecekler için Pegasus’un bir avantajı var Londra’ya direk uçuyor. Ben hem gidiş hem de gelişim de Stansted havaalanını kullandım.  Havaalanından çıkar çıkmaz National Express ile 50 dk bir yolculuktan sonra Stratford’a gelebilir ve buradan şehrin dilediğiniz yerine tube ile ulaşabilirsiniz. National Express biletinizi dilerseniz linke tıklayarak internet sitesinden ya da direk otobüse binerken 10 Sterlin karşılığı alabilirsiniz. Gelelim en önemli ulaşım sorununa. Genel olarak pahalı bir Ülke zaten ama şehir içi ulaşım daha bir pahalı. Öncelikle ilk undergraund istasyonundan kalacağınız gün ve kullanacağınız zonlar arası Oyster kart almalısınız. Londra 9 zondan oluşan bir şehir ve tavsiye olarak 1 -3 zonlar arası oyster almalısınız. Verdiğim linkten haftalık, aylık ve zonlara göre dağılımı olan Oyster kart fiyatlarını bulabilirsiniz.  Bir kez Oyster aldıktan sonra gün içinde otobüs ve metro hatlarını sınırsız kullanabilirsiniz. Londra 3 – 5 günde gezip geleceğiniz bir şehir değil baştan söyleyeyim o yüzden size yazarken birbirinine yakın noktaları aynı paragrafta anlatacağım ki vakit kazanabilesiniz.

Yazıma Tower Bridge resmi ile başladım çünkü beni gerçekten büyüleyen bir yapı. Bir de gittiğim mevsim yaz olunca bol bol hatta bulduğum her fırsatta soluğu burada aldım. Etrafında çimlerde oturup , piknik yapıp bu muhteşem manzarada kayboldum. Tower Bridge aynı zamanda dünyanın bilinen en ünlü baskül köprülerinden biri. Londra Köprüsü ile Kule arasındaki deniz trafiği bu köprünün açılıp kapanır olması ile sağlanıyor. Ne şanslıydım ki daha ilk gidişimde köprünün açılışına ve kapanışına tanık oldum. Köprüden karşıya geçip Londra Kule’sini de gezebilirsiniz. Köprüye ulaşabilmek için National Rail hattını kullanıp London Bridge istasyonunda inip yürüyebilirsiniz. Böylece her iki köprüden de geçmiş olursunuz.

Peki Londra’ya gitmeden en çok merak ettiğin, en çok bulunmak istediğin, yazına başlamak istediğin yer neresiydi derseniz size hiç şüphesiz London Eye derdim. İzmirliyim ben , çocukluğum İzmir Fuar’ında lunaparkta geçti. Daha birçok çocuk lunapark görmemişken biz ezbere bilirdik o heyecanı. Dönme dolap çocukluğumun en güzel anılarından biridir. O yüzden belki hep imrenerek bakardım London Eye fotoğraflarına. Umduğum gibi de çıktı. Yine gitsem yine  o sırayı bekler yine binerim o dev dönme dolaba. 135 mt yüklsekliğindeki London Eye  Avrupa’da bilinen en yüksek dönme dolap.

London Eye’dan indikten sonraki rotanız ise Westminster köprüsü, bütün ihtişamıyla Big Ben karşınızda. İngiliz Parlamentosu’na ev sahipliği yapan  Westminster Sarayı (Parlamento Binası)’nı ve   St.Margeret kilisesini gezebilirsiniz. Westminster Saray girişi 18 pound. Ctesi ve Pazar günleri kapalı onun dışındaki günlerde ise 9.00 – 17:00 saatleri arasında gezebilirsiniz. Kilise ise ücretsiz ancak saat 15:30’da kapanıyor.

Ve elbette Buckingham Sarayı ve benim Greenwich Park’tan sonra en çok sevdiğim park olan St.James Park.  Saray’da eğer Mayıs – Ağustos ayları arasında gitmişseniz  hergün saat 11:30’da , Eylül – Nisan aylarında gitmişseniz ise ayın  çift günlerinde saray muhafızlarının nöbet değişimi töreni yapılıyor. Seyretmek istiyorsanız çok erken gitmenizi tavsiye ederim, ortalık mahşer yeri gibi kalabalık oluyor. Ve herkes video çekme derdinde olduğu için daha da sıkıntılı. Bana sorarsanız muhafızların caddeden gelişini gördükten sonra atın kendinizi St.James parka o vakti St.James parkta sincaplarla oynayarak geçirin. Ben öyle yaptım. Eğer henüz yorulmadıysanız Trafalgar Meydanı sizi bekliyor. Karışın kalabalığın arasına. Trafalgar Meydanın’da ayrıca müzeler yazımda bahsedeceğim National Gallery’i göreceksiniz. Eğer vaktiniz varsa mutlaka girin.

Alışveriş severler için de Londra bir cennet. Harrods’a mutlaka gitmelisiniz. Eli boş çıkacağınızı bilseniz bile hem de.  Hyde Park’a yakın olduğu için öncesi veya sonrasında Hyde Park’ta güzel bir yürüyüş yapabilir yorulunca kendinizi uçsuz bucaksız görünen o yeşilliğin kollarına bırakabilirsiniz. Bu şehirde gezerken en zor bulacağınız acıktım 2 lokma bir şeyler atıştırayım diyebileceğiniz bir yer. O yüzden nerede Sainsbury veya Tesco gördünüz  dalın içeri. Sandviç ve meyve suyunuz sırt çantanızdan eksik olmasın. Bu şehrin insanları böyle yaşıyorlar , çimlere basmak, oturmak, yuvarlanmak, piknik yapmak , hele ki güneşi görmüşseniz en büyük zevk. Hyde Park’tan sonra rotanız 2 farklı şekilde olabilir. Önem sıranıza göre siz seçebilirsiniz. Hyde Park’ın diğer kanadı Kensington Bahçeleri ve Kensington Palace. Aynı zamanda Victoria döneminde inşa edilmiş, Birleşik Krallık’ın en kıymetli binalarından biri olan Royal Albert Hall’da güney Kensington’da bulunur. Her yıl 350’den fazla organizasyon’a ev sahipliği yapan bu salon kesinlikle görülmeye değer. Tam karşısında da Albert anıtı bulunmakta.

Gelelim 2. seçeneğe. Hyde Park’ın kuzeydoğusunda bulunan Marble Arch kapısı yönünden çıkıp kendinizi alışverişin merkezi olan Oxford Street’e atabilirsiz. En şık ve pahalı mağazaların yanı sıra , Gap, Zara ve çok uygun fiyatlara harika parçalar bulabileceğiniz Primark’tan alış veriş yapıp  Selfridge’s de lüksün zerafetin keyfini çıkarabilirsiniz. Ayrıca buradaki Disney Milano’dan çok daha büyük ve güzel geldi bana. Ve hangi yaşta olursanız olun Leicester Square’de bulunan 4 katlı M&M’s Wold’e uğramadan dönmeyin. Rengarenk şekerlemeler daha yemeden güzelliğiyle başınızı döndürecek. Piccadilly Circus ‘ da sizi büyüleyecek renkliliği ve kalabalığıyla mutlaka uğramanız gereken meydanlardan.

Eğer cumartesi günü Londra’da iseniz güne mutlaka Nothing Hill’de başlamalısınız. Central hattının aynı adı taşıyan Nothing Hill Gate istasyonunda inerek ulaşabilirsiniz. Tabi öncelikle istasyondan çıkmadan Nothing Hill yazısının önünde resim çekilerek. Seyredenler bilir Hugh Grant ve Julia Roberts’in ünlü romantik komedi filminin adı ve kitapçının bulunduğu semt.Nezih ve şık sokakları, beyaz evleriyle sizi kendine hayran bırakacak. Peki neden mi cumartesi günü gitmeli ? Çünkü cumartesi günleri PortoBello ‘da hem kendiniz hem de hediye almak için çok orjinal parçalar bulabileceğiniz nefis bir antika pazarı kuruluyor. Kesinlikle o kalabalığa karışmalı, tarihe dokunmalısınız.

Tower Bridge ile başladığım yazıma elbette Camden Town ile son vereceğim. Siyah Northern hattının aynı adlı Camden Town istasyonunda inerek ulaşabilirsiniz. Aynı zamanda Amy Winehouse’un da anıtının bulunduğu bu bölge rengarenk ve cıvıl cıvıl. Üstelik de Londra’nın en ekonomik bölgesi. Mutlaka görülmesi gerken yerlerden biri. Caddelerde dolaşırken her türden insan görmeniz mümkün o renkli dünyada kaybolmak isteyeceksiniz. Camden Lock Market ve kapısında dev robot heykeli olan Cyberdog’a mutlaka uğrayın. Özellikle Cyberdog’da abartmıyorum görüp görebileceğiniz en fosforlu, neon ışıklı , renkli giysiler var. Şapkadan, bilekliğe, bikiniden monta herşey ama herşey fosforlu veya lame bayılacaksınız. Aman cüzdanınıza dikkat. Hem Cyberdogdaki harcama için hem de burası Londra’nın en kalabalık ve güvensiz ama bir o kadar da en yaşayan bölgelerinden. Burada soyluluk, kültür değil burada ruhunuzun rengi , hayatı hangi tonda yaşadığınız önemli. Ne kadar güldüğünüz, ne kadar çoştuğunuz. Kimse kibarca salladğı yelpazelerin ardından dudak bükmüyor. Ne iseniz O’ sunuz burada. Ama ruhunda gökkuşağı taşıyan biriyseniz Nothing Hill’de kibar kibar yelpaze sallar gelir burada hayatın dibine vurursunuz. Hiçbirini diğerine karıştırmadan. Marac-el Bahreyn gibi mesela.. Tatlı suyun tuzlu suya karışmaması gibi. Doğada olan her şey vücudumuzda da mevcut. Fark edebildiğimiz müddetçe. Eylül ayı için takvimim de şöyle yazıyordu; Mutluluk herkes gibi yaşarken kimse gibi olmamaktır.

Peki bitti mi? Hayır.. Gez gez bitmemişti sanırım yaz yaz da bitmeyecek. Sırada müzeler ve 0 meridyenin geçtiği Greenwich kasabası yazıları var.

 
0

Pınar Labneli Süpriz Kek Tarifi

Posted by lezzetperisi on May 22, 2016 in Lezzetperisinden tarifler

Peynir bizim evde en çok tüketilen gıda maddelerinin başında gelir. Ve elbette Pınar Labne sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezidir. Ama kahvaltı dışında Pınar Labne’yi mezelerde ve keklerde de kullanıyorum. Tavsiye Kanalı’nın Tavsiye Meleklerinden biri olarak da Pınar Labne kampanyasında ben de kakaolu süpriz kek yaptım. Buyrun tarifine,

Malzemeler ;

  • 3 yumurta
  • 2 su bardağı şeker
  • 150 gr. yumuşak tereyağı
  • 1 buçuk su bardağı su
  • 1 paket kakaolu krem şanti
  • 3 çorba kaşığı kakao
  • 1 paket kabartma tozu
  • 3 su bardağı un

Dolgu için malzmeler ;

  • 200 gr. Pınar Labne
  • 160 gr. Hindistancevizi
  • 1 buçuk çay bardağı pudra şekeri

Yapılışı ;

  • Pınar Labne, hindistancevizi ve pudra şekerini bir kabın içinde karıştırıp dolgu malzemesini hazırlayın.
  • Diğer tarafta kek için, yumurta ve şekeri krema haline gelene kadar çırpıp diğer tüm malzemeyi ilave edin ve karıştırın. Yağladığınız kek kalıbına önce kek karışımının yarısını dökün ve üzerine, hazırladığınız dolgu malzemesini  ceviz büyüklüğünde toplar yapıp yerleştirin. Üzerine kalan kek hamurunu döküp 180 derece önceden ısıtılmış fırında 40 dk. kadar fırınlayın.
  • Küçük bir not ; kekinizi 20. dakikadan sonra kürdan ile kontrol ederek pişip pişmediğini anlayabilirsiniz.

 
1

Limonçello

Posted by lezzetperisi on May 18, 2016 in İçecekler

Sonsuzlaştığı anlar vardır hayatın. Bazen bir gece sessizliğinde, bazen aynalarda, bir camın buğusunda, otel odalarında bazen, havaalanlarında; hem ayırıp hem birleştiren havaalanları.. Birleşmenin sevinci ve ayrılığın hüznü arasında sonsuzlaşır hayat..  Louis Aragon ne güzel anlatmış dizelerinde  paylaşmadan geçemedim.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki hep okşansın
Diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi.
Zaman sensin, uyuyan sen
Şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi…
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi
Durdurulmuş zamanın işkencesi
Ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler
Asıl demek istediğim bu.

Hazzın ötesinde sevgim
Hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün
Sevgim
Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.
……

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim.

Limon, alkol ve şekerin muhteşem dansı bence limonçello.. Şöyle buz gibi, boğazınızdan acımsı tadıyla geçerken damağınızda bıraktığı tatlılık.. Midenizde ise altın vuruş! Hazmı kolaylaştırması için yemekler sonra içiyor İtalyanlar. Çeklerin Becherovkaları gibi.. Likör yapmayı çok sevdim ben Vişne Likörü , kahveli portakal likörü derken şimdi de Limonçello.. Ve her likör gibi sabır istiyor bu da hayat gibi, yaşamak gibi, umut gibi..

Malzemeler ;

  • 1 lt. Votka
  • 15 limon
  • 1 lt su
  • 600 gr. şeker

Yapılışı ;

  • Limonların kabuklarını çok ince rendeleyin veya sebze soyacağı ile beyaz kısmı olmaksızın sadece sarısını incecik soyun. Beyaz kısmı fazla gelirse tadı acımsı olacaktır.
  • Kabukları cam kavanoza doldurup üzerine votkayı ekleyin. Kavanozun ağzını sıkıca kapatıp üzerine tarihi not edin. Karanlık, güneş almayan serin bir yerde 21 gün bekletin. Arada kavanozu çalkalayın.
  • 21. günün sonunda 1 lt su ve 600 gr. şekeri kaynatın. (tatlı severseniz şeker oranını arttırabilirsiniz. Bana İtalya’da içtiklerim çok tatlı gelmişti o yüzden şeker miktarını arttırmadım.) Soğuyunca kavanoza ilave edip çalkalayın ve 21 gün daha aynı yerde bekletin.
  • Yine 21. günün sonunda şişeleyip buzdolabına kaldırın ve soğuk olarak servis edin.

 
0

Denize Çıkan Sokaklarıyla Midilli..

Posted by lezzetperisi on May 17, 2016 in Lezzetperisinden tarifler

Denizlere çıkmalı sokaklar,

Anason kokmalı sofralar,

Ve..şiir gibi sevilmeli insanlar..

Öyle demiş büyük üstad Nazım Hikmet ; “Şiir gibi sevilmek”, Ne muazzam şeydir, kim bilir… İçim titrer her okuyuşumda. Şiir gibi sevmek ve şiir gibi sevilmek denince..

Pırıl pırıl koyları, sakin insanları, denize çıkan sokakları ve anason kokulu sofralarıyla şiir gibi bir ada Midilli. Yunanistan’ın Girit ve Eğriboz adalarından sonra 3. büyük adası. Uzo’nun anavatanı. Eğer amacınız adayı gezmekse gidilecek en iyi zaman Nisan, Mayıs ve Eylül ayları. Ada sakinleri Haziran ayından sonra çok kalabalık ve sıcak olduğunu söylüyor. Midilli’ye Ayvalık’tan kalkan feribotlar ile ulaşabilirsiniz. 3 tur firması var Turyol, Jale Tur ve Jalem Tur. İnternet sitelerinden feribot seferlerinin saatlerine bulabilirsiniz. Kişi başı gidiş dönüş yetişkin 30 Euro, 6-12 yaş ise 15 Euro.  Eğer biletinizi internet sitelerinden alırsanız 5 Euro daha uygun oluyor. Adayı araç kiralayak dolaşabilirsiniz. Günlüğü 25-30 Euro arasında değişiyor. Ancak yollar çok virajlı ve dar. Eğer alışık değilseniz tur ile gitmenizi öneririm. Zira gittiğinizde virajlarda göreceğiniz maket kiliseler ne kadar çok kaza olduğunu  size gösterecektir. İnançları çok güçlü olduğu için kaza olan yerlere dua edilebilmesi için birer maket kilise yapıyorlarmış. Ve elbette Schengen vizesi ile gidilebilen bir ada. Ya da kapı vizesi alabiliyorsunuz.

Eğer Midilli’den önce Sakız Adasını gezmişseniz çarşısı size önce biraz sönük gelecektir. Ama koyları ve şirin köylerini tanıdıkça çok seveceksiniz.

Agios Therapon

Arkamızda gördüğünüz o devasa dikkat çekici bina Midilli’nin en iyi bilinen Kilisesi Agios Therapon. Hoş benim çatlak kurabiyeme sorarsanız Midilli’nin neyi ünlü diye hemen kiliseleri ve dondurmaları cevabını alırsınız. Prag gezimizde çok daha büyük kiliseler görmüş olmasına rağmen Midilli’deki kiliseler Melike’ye daha dikkat çekici geldi. Neden dondurma ve kiliseleri ile ünlü konusunu ise yazımın ilerleyen bölümlerinde anlatacağım.

Çarşı boyunca ilerlediğinizde sizi hediyelik eşyaların satıldığı minik minik şirin dükkanlar bekliyor olacak. Özellikle biz Easter Zamanı gittiğimiz için neredeyse  bütün dükkanlar çikolatalar ve rengarenk yumurtalar ile süslenmişti.

Midilli Yeni Cami

Elbette Midilli adasında Osmanlı’dan kalma eserler ve camiler de göreceksiniz ancak bu adada tüm camilerin minareleri kesilmiş. Çünkü minareler; denizden ve karadan rahatça görülebilen yüksek yapılar ve minareyi gören yabancılar buranın bir müslüman adası olduğunu düşünebilir. Böyle bir düşünceyi ortadan kaldırmak için de buldukları çözüm minareleri kesmek olmuş.

Sarlıca Palas

Sarlıca Palas

Adanın merkezinde biraz dolaştıktan sonra adanın kuzeyine  Mantamados’a doğru yol alıyoruz. Burası adanın hayvancılık , zeytinyağı ve seramikleriyle ünlü bölgesi. Ve elbette çok merak ettiğimiz Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı burada. Yol üzerinde Thermi’den geçiyoruz. Bölge adını yüzyıllardır burada akan sıcak su kaynağından almış. Ve bir zamanlar buranın en ünlü oteli olan “Sarlıca Palas” ı görüyoruz. Osmanlı döneminin en ünlü ve ihtişamlı oteli burası. Suyun rengi sarı ve ılıca bölgesi olduğu için otelin adının “Sarlıca” olduğunu öğreniyoruz. Ve manastırı gezmeden önce Thermi’de öğle yemeği molası veriyoruz. Öğle yemeği için ilk kez deneyeceğimiz köpek balığını seçtik. Bizden tam not aldı. Mutlaka denemelisiniz.

Greek Salad&Uzo

köpek balığı eti

Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı Baş Melek Mikail’in dört ikonundan birisi bu kilisede. İkona bakanların içsel durumuna göre bazen, kızgın, bazen, üzgün , bazen gülerken görüldüğü söyleniyor. İkon; öldürülen rahiplerin kanı ve topraktan yapılma. İnananlar en çok da şifa bulmak için geliyor bu kiliseye.İçeriye girdiğinizde minik torbalar ve pamuklar var mumların yanında. Ve az ileride kutsal yağ. Pamuk ile bir miktar alıp minik torbalara koyup  alabiliyorsunuz. Aldım elbette. Yazım yanlış anlaşılmasın, Yüce yaratıcı mekana muhtaç olmaktan münezzehtir. Gökkubbe ve altındaki her yer kutsaldır ve benim için din, dil ,ırk farkı yoktur. ” İnsan”  olabilmesiyle ölçülür değeri varlığın. Ne yazık ki bu manastırda resim çekemedim. Ancak anne-kız ikimizde mumlarımızı dikip dileklerimizi diledik. Ve Melike’nin hayatında artık manastır ve kiliseler güzel döşenmiş, dilek dilenip mumların yakıldığı ve dileklerin kabul edildiği kutsal bir mekan. İşte bu yüzden Midilli kiliseleri ile ünlü Melikoş için.

Yazımın başında Mantamados’ta hayvancılığın yaygın olduğunu söylemiştim. Bu sebeple  manastırın bahçesinde bulunan kafeterya ballı yoğurt , dondurma ve lokmasıyla ünlü. İşte bu yüzden de dondurması ünlü Midilli’nin Melikoş için.

Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı

Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı

Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı

Taksiyarhis Mihail Kutsal Manastırı

Mantamados’tan sonra Petra’ya otelimize doğru yol alıyoruz. Petra’da kalacağımız otel Clara. İsme tıklayıp direk otelin sitesine gidebilir ya da  Booking.com ‘dan rezervasyon yapabilirsiniz. Harika bir yamaç üzerine kurulu huzur dolu bir otel. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Tüm odalar deniz manzaralı. Ve bu da bizim manzaramız. Otelin manzarasına da kahvaltısına da bayılacaksınız.

Clara Hotel Petra

Clara Hotel Petra

Clara Hotel Petra

Bu yoğurdumsu kaymak, kaymağımsı yoğurt her ne ise ona da bayıldım :)

Bu yoğurdumsu kaymak, kaymağımsı yoğurt her ne ise ona da bayıldım 🙂

Midilli’ye gelip tavernaya gitmeden olmaz elbet. Sirtaki yapmalı, komşudan karşıya uzoyu masaya bir tıklatmalı. Nefis yunan mezelerinin ve etlerinin tadına bakmalı. Kalamar da , ahtapot da, testi de getirdikleri et de birbirinden harikaydı. En çok ekmeklerini seviyorum ama. Nereye giderseniz gidin , Sakız Adasında da bu böyleydi hep ev yapımı sıcacık ekmekler getiriyorlar. İsterseniz yemeyin. Siz beni dinleyin, yiyin. Az sonra Yunan danslarını öğrenirken hepsi gidecek.

Bu harika geceden sonra ertesi sabah harika bir manzara eşliğinde  kahvaltımızı yapıp Petra’nın denize açılan şirin sokaklarını gezmekle başlıyoruz güne. Elbette 114 basamak tırmanıp 40 mt yükseklikte kayalıklar üzerine Meryem Ana’ya ithafen inşa edilmiş Panagia Glykofilousa kilisesine çıkacağız. Dilenecek çok dilek var çok. Elbet dünyanın bir köşesinde bir mabette kabul edilecek.

Petra

Petra

Petra

Panagia Glykofilousa Kilisesi

Panagia Glykofilousa Kilisesi

Panagia Glykofilousa Kilisesi

Petra’dan sonra durağımız Molivos. Benim için adanın incisi burası. Kaleden aşağı doğru dar ve şirin sokaklardan tarihi dokusu hiç bozulmamış yapılardan geçerek iniyoruz Molivos’a. Buram buram yaşanmışlık her yer. Hediyelik eşyalarımızı bu şirin sokaklardaki dükkanlardan alıyoruz. Fincanlar, minik bardaklar ve elbette magnetler.. Barbayanni ve peynirler en son.  Yine minaresi kesik bir cami çıkıyor karşımıza tam karşısında ise adanın en ünlü kütüphanesi. Karşısında ise bir ömür yaşasanız bir ömür daha isteyeceğiniz bir kafe.. Orada oturun sonsuzluğa doğru bir iki yudum bir şeyler için mutlaka. Ruhunuz alsın gıdasını şu dünya sahnesinden. Ne çok susturuyoruz ne çok gıdasız bırakıyoruz onu hayatın koşuşturmacası içinde. Ölü ruhlar taşıyoruz bedenlerimizde. Sonra yorgun, sonra kırgın, sonra vazgeçmiş oluyoruz. Okul taksitleri ,özel günlerde alınacak hediyeler, daha iyi bir araba, daha rahat bir yaşam derken ve yaşadığımızı sanırken ruhumuz ölüyor bedenlerimizde..

Molivos Kalesi

Molivos - Kütüphane ve Camii

Molivos

Molivos’da geçirdiğimiz harika saatlerden sonra  sonra Midilli’nin en yüksek dağı Olympos’un eteklerinde bulunan Agiasos’a doğru yol alıyoruz. Şirin mi şirin dokusu hiç bozulmamış , sokaklarında keyifle gezeceğiniz gezerken her ayrıntıyı fotoğraflamak isteyeceğiniz bir köy burası. Ortadoksların en önemli kiliselerinden Meryem Ana kilisesi de burada ve bu kilisede Hacı oluyorlar.  Ayrıca köyde  ahşap oyma mobilya sanatı çok meşhur. Her türden hediyelik bulabilirsiniz. Agiasos’a giderken yolda Kaloni’den geçiyoruz. Kaloni adanın 2 büyük körfezinden biri. Denize açılan kısmı çok dar olduğu için burada deniz güzel deniz değil ancak nadide ve korunan bazı kuş türleri için mükemmel bir barınak ve üreme alanı. Ayrıca Kaloni,  sardalyeleri ile meşhurmuş ve her yıl Ağustos ayında sardalye festivali düzenleniyormuş. Festival zamanı mutlaka bir gelmeli. Aklınızda bulunsun.

Agiasos Sokakları

Agiasos - El yapımı hediyelikler

Agiasos - El yapımı sandalyeler

Agaisos - Meryem Ana Kilisesi'nde bir çeşme

Agiasos - Meryem Ana Kilisesi

Agiasos Sokakları

Bir gezinin daha sonuna gelirken geçen instagramda okuduğum bir sözü paylaşmak istiyorum ” Nereye giderseniz gidin ama tüm kalbinizle gidin..

 
0

Panzerotti

Posted by lezzetperisi on Nis 24, 2016 in Hamur İşleri ve Börekler

O nefis bir İtalyan!

İtalya’dan geldiğimden beri sürekli aklımdaydı. Fırsat kolluyordum yapabilmek için ancak son birkaç haftadır tüm hafta sonları yoğun olunca yapmak bu haftaya kaldı. Nisan ayı ile birlikte biz İzmirliler yazlıkları açmaya başlarız. Temizlikler yapılır, mangallar yenilenir,  teraslar mangala hazırlanır.  Cumartesi gecelerinin vazgeçilmezidir anason kokulu sofralar, zeytinyağlı mezeler, mangalda balıklar. Sofrada edilen hoş sohbetler. Hele de yıldızlar.. Çok özlemişim ben, bu hafta sonu terasta sabahladım yalnızlığımla.. Eskimeyen dostlarım; yıldızlar ve müzik eşlik etti bana. Böyle bir gecenin sabahı da muhteşem olmalıydı. Hemen koyuldum hamur yoğurmaya. İnsanın elinden bütün duyguların geçtiğine inanırım ben yaptıklarına. Ben hamuru yoğururken , kendimi de yoğururum bu yüzden içinde.

Sonuç; baharı karşıladığım Milano’dan.. Panzerotti!

Milano’ya yolunuz düşerse mutlaka ve mutlaka yenilmesi gerekenlerden. Linke tıklayarak Milano’da mutlaka yapılması gerekenler yazımdan en lezzetlisini nerede yiyebileceğinizi okuyabilirsiniz. Belki de benim gibi yediniz ve tadı damağınızda kaldı. Öyleyse vereceğim tariften siz de nefis mi nefis panzerottiler yapabilirsiniz. Biz domatesli ve mozerellalı olanı tercih etmiştik o yüzden ben bu sefer aynısı yaptım. Bazılarına da mantar ilave ettim. Siz dilerseniz sucuk, sosis, salam , jambon, mantar ilave edip panzerottinizi zenginleştirebilirsiniz.

Ekmek makineniz varsa hamuru ekmek makinesi ile de hazırlayabilirsiniz. Ama benim gibi hamur yoğurmayı, özellikle de mayalı hamurları yapmayı terapi gibi görenlerdenseniz kesinlikle hamurunu kendiniz yoğurmalısınız.

Malzemeler ;

  • 1 su bardağı ılık sı
  • 3 su bardağı un
  • 1 paket maya
  • 1 çay kaşığı tuz
  • 1 çay kaşığı toz şeker
  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 200 gr. mozerella
  • 2 büyük domates
  • 1 çorba kaşığı salça
  • karabiber
  • tuz

Yapılışı ;

  • 1 su bardağı ılık suyun içine maya, toz şeker ve tuzu ilave edip maya eriyene kadar karıştırın.Öncelikle  2 su bardağı unu ilave edip yoğurun. Diğer 1 bardak unu yavaş yavaş ilave ederek hamur toplanana kadar yoğurmaya devam edin. Hamur toparlanınca üzerini nemli bir bezle kapatarak 45 dk. mayalanmaya bırakın. Hamurunuz 2 katına çıktığında hazır demektir.
  • Yıkayıp kabuklarını soyduğunuz domatesleri küp küp doğrayıp içine salçayı ilave edin. Diğer bir kapta mozerellayı rendeleyip domateslere ilave edin. Arzunuza göre tuz ve karabiber ilave edebilirsiniz.
  • Hamuru dilediğiniz büyüklükte parçalara ayırıp, merdane yardımıyla açın hazırladığınız hazırladığınız içten koyup resimlerdeki gibi güzelce kapatın. Bol kızgın yağda kızartarak servis yapın.

Copyright © 2010-2016 LEZZET KAHVESİNE HOŞ GELDİNİZ All rights reserved.
Desk Mess Mirrored v1.4.6 theme from BuyNowShop.com.